MEHMET ÂKİF’E DAİR PORTRE

Mehmet Âkif’e dair çizeceğim portre benim için heyecan uyandıracak derecede güzel. Çünkü Üstada dair her şeyi büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle yapmamız gerektiğinin altını çizmeliyim. Zira o İstiklâl Şairimiz olduğu gibi, bir Kur’an Şairi’dir de. Yazdıklarını yaşaması, “zulme baş eğmeyecek” kadar da ahlâklı birisi olmasıyla çok kıymetli biridir. O, aslında “Asım” portresini kendi hayatında da göstermiştir. Bugün gür bir sesle Âkif üstattan bahsediyorsak bunun en açık göstergesi yazdıklarının çağlar aşan sesidir. Bu ses ilelebet yankılanacaktır.

Kur’an Şairi kolay kolay eskimeyen bir sesin ve sözün sahibiydi. İnanan ve inandığı gibi yaşayan biriydi. Dürüst muhaliflerinin bile ahlâkına ve bilgisine toz kondurmadıkları, konduramadıkları bir dava adamıydı. İddiası vardı, davası vardı, uğurunda her türlü eziyet ve cefaya katlandığı sevdası vardı.”[1] diyerek kitabına giriş yapıyor Cündioğlu, ‘Bir Kur’an Şairi: Mehmet Âkif” adlı eserinde. Başucu kitabı olacak kadar tazeliğini koruyan Safahat eserinin müellifinin bir iddiası, davası ve sevdası vardır.

Üstadın doğduğu yıllarda yaşadığı coğrafyada büyük bir hareketlilik vardı. 93 Harbi yaşandığında mektep çağına yeni adım atan şairimizin Fatih semti civarında gördükleri bir imparatorluğun zor zamanlarına denk gelmektedir. Bu ortamda mektebe başlayan Âkif’in yaşamında babası Tahir Efendi’nin vermiş olduğu derslerin büyük tesiri olmuştur. Temizin de temizi lakabıyla çağrılan babasını henüz on beş yaşındayken kaybettiğinde hayat şartları onu isteklerinin değil zorunlulukların içerisine sürüklemiştir. Mülkiye’de iki hafta okuduktan sonra garanti iş sebebiyle Baytar Mektebine geçmiş ve burada dindar hocalarının tesiriyle mescit ve laboratuvar arasında mekik dokumuştur. Okul bittikten sonra da çocukluktan yarım kalan hafızlığını kısa bir süre de bitiren üstadın çocukluktan bu yana öğrenmiş olduğu Arapça, Farsça ve Fransızca üzerine bir de konuştuğu dil olan Türkçeyi de çok iyi bilmesi şairimizin dil dağarcığının müthiş bir seviyede olduğunu göstermektedir. Çocukluk yıllarında şiire de merak salmış ve kendi yaşıtlarından çok evvel okumuş olduğu önemli eserler onun kaleminin güzelliğine güzellik katmıştır. İlk okuduğu manzum eser Leyla ile Mecnun’u on yaşında bitirmiştir. Özellikle Mesnevi’yi dönüp dönüp okumasının yanında Sadi Şirazi hayranıdır. O kadar hayrandır ki bazı eserlerini Sadi müstear ismiyle yazmıştır. Âkif’in çocukluk ve gençlikte kendisini nasıl geliştirdiği bu bilgiler ışığında da daha da netleşmiştir.

Mesleği gereği Osmanlı topraklarının dört bir diyarını gezmiş, halkın nabzını bizzat halkın yanında tutmuştur. Bununla birlikte o, dönemin pek çok dergisine de eserler göndermiştir. Bu durum gösteriyor ki Mehmet Âkif, çok sıkı bir dergi okuyucusudur. Sıratımüstakim ve Sebilürreşad’da yaptığı çalışmalarla da çok sıkı bir dergici olduğunu göstermektedir.

Mehmet Âkif Ersoy halkın nabzını tutmasının yanında temiz ahlâkı ile de halkın dertlerini ve çarelerini çok güzel bir şekilde şiirlerinde yansıtmıştır. Onun ahlâkının seviyesini haksızlığa gelemeyerek baytarlık mesleğinden istifa etmesinden tutun da İttihatçıların içerisine girerken edilen şartsız bağlılık yeminine de karşı gelmesi apaçık bir şekilde göstermektedir.

Âkif’in bir derdi vardı. O, İslam Milletleri Topluluğu’na inanıyordu. Müslümanların bir arada olmasını, araya nifak girmemesini istiyordu. Bunun için Teşkilat-ı Mahsusa’ya girmiş, Berlin ve Arap Yarımadası’nı dolaşmıştır. Hatta Berlin Hatıraları’nda anlattıklarıyla Osmanlı halkının birlik duygusuyla yürümeleri gerektiğinin altını çizmiştir. Milliyetçilik ülküsünü de bir süre destekleyen üstadın savaş yıllarında milliyetçi kafanın Türklük vurgusundan başka bir fikrin ötesine gitmediğinden eleştirmiş ve bu fikrin Osmanlı’ya büyük zararlar açacağının altını çizmiştir. ‘Birlik’ şiirini okuyanlar Âkif’in bu konuda ne demek istediğini çok açık bir şekilde görebileceklerdir.

Milletin kurtuluşunun hemencecik bir ihtilalden değil maarif ve terakki yoluyla halkın içerisine sirayet etmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu ise “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” fikrinin yanında aksiyonda onun okul yıllarında mescit-laboratuvar birlikteliğine vurgu yaptığı açıktır. Âkif, samimi bir şekilde milletin kurtuluş yolunun adımlarını atmıştır. Bu bakımda Afgani’nin fikirlerinden ziyade öğrencisi Abduh’un terakki fikriyle eşleşmektedir. Bu yüzden üstat şiirlerinde içtimai meseleleri işlemesinin yanında çeviri ve makalelerinde de aynı davayı gütmüştür. Sanatın sanat için olamayacağının altını çizen üstadın yazdıklarının bir toplum portresi olduğunu görüyoruz.

Yaşanılan elim hadiseler, savaşlar ve infiallere merhem olacak mısralar yazan üstadın Balkan Harbi’ne dair destan yazabilecek tek şair olduğunu söyleyen o dönemin edebiyat camiası gün gelip İstiklâl Marşı’nın sadece onun yazabileceğini söylemesi de onun ülke ve ülküsünde bir nebze olsun şaşmadığını ve kalemiyle bir destan vücuda geçirebilecek yegâne bir insan olduğunu gözler önüne sermektedir.

Mehmet Âkif Ersoy, söyledikleri ve yazdıklarıyla bir asrın parlayan meşalesi olmuştur. Ve bu alev o ebedi âleme göçse de hâlâ yanmaktadır. Safahat eseri toplumumuzun 100-150 yıl önceki safhalarını apaçık bir şekilde ortaya koymasıyla da çok kıymetli bir eserdir. Kendisi gibi bu toplumun seslerinden biri olan Sezai Karakoç Mehmet Âkif Ersoy hakkında şöyle demektedir: “Demek ki Âkif, Milletin malı olmuş, Millet Ruhuna kök salmıştır. Âkif’in ruhu dirilmiş ve genç nesle sinmiştir, görüyoruz ve Âkif, toprağa verilirken henüz duvarlara tutuna tutuna gezen çocuklar olan bizler bugün, bu yeni Âkif’ler ordusu içinde O’na sesleniyor ve diyoruz ki: ‘Boşuna yaşamadın, boşuna savaşmadın ve boşuna ölmedin.’”[2]

Karakoç, üstadın şiirleri hakkında da şöyle demektedir: Âkif, “şiirle düşünme”yi edebiyatımıza sokan hemen hemen tek şairdir.[3]

Mehmet Âkif Ersoy, hayatı boyunca iddiası, davası ve sevdasından vazgeçmemiş abide bir şahsiyettir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Âkif ile ilgili yapılan soruşturmada Âkif’in nasıl bir insan olduğuna dair suallerin hepsini evet demesi ve “O, hiçbir kaba sığmaz, ufku ve derinliği çok geniştir.” demesi nasıl bir insan olduğunu göstermektedir. Onu sevmeyenlerin bile “ahlâklı bir insan” dediği bu güzel insan Karakoç’un deyimiyle: “Boşuna yaşamadı, boşuna savaşmadı ve boşuna ölmedi.”

Ruhun şad olsun üstadım. Senin izin üstümüzde. Allah senden razı olsun.


[1] Dücane Cündioğlu, Bir Kur’an Şairi –Mehmet Akif ve Kur’an Meali-, Kapı Yayınları, 7. Baskı, Kasım 2017. Önsözden.

[2] Sezai Karakoç, Mehmed Akif, Diriliş Yayınları, 6. Baskı, s. 26.

[3] a.g.e.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir