MODERNLİĞE DEĞEN İLK-EL DOKUNUŞ

*Son hamburger tüketilmeden kurtuluşa eremeyiz…

Balon satan bir insanı düşünün, muhtemeldir her gün aynı yerlerden geçer, aynı ses tonuyla bağırır ve mahalledeki çocukların hangi evlerde yaşadığını bilir. Onun ‘bilmesi’ ve ‘bağırması’ ona kazanç sağlayacaktır ve muhatabından istemek en doğrusu olduğu için çocuklara sesini ulaştırmak zorundadır, kendi çocuklarına bakabilmek için. Fakat tüm baloncuların ortak bir özelliği vardır farklılaşan bu dünyada aynı kalan; ‘Hiçbir baloncu son nefesini balona üflemez.’ gerek yaşamsal gereklilikler deyin gerek son nefesin sahibinin başkası olduğunu söyleyin. Tüm bunları bir potada eritmeye kalktığımızda karşımıza çıkacak olan şudur; bizi bizsizlikten yalnızlaştıran muhatap, yaşam gerekliliği ve isteme şeklidir.
Biz, kimi muhatap alıp hangi derdimizi nasıl söylemeliyiz? Tek tek ele almak yerine toplamda oluşturduğu değeri ele alacak olursak bizim ilk başta kendimizi bilmemiz gerekiyor. Kendimizin ne olduğunu bilmek için ne olmadığımıza bakmak gerek, yani her şey zıddıyla bilinir aforizmasını birazcık makyaja bulandırıyoruz. Biz ne değiliz? Biz mevzu sahibi olmadan mevzilenenler olarak her zaman bir tarafımız dışarıda kalacaktır. Bu bazen yetmeyen yorgan olur bazen yetmeyen hayat olur. Mevzumuz nedir bizi dertlendiren nedir? Elbette nasihat verecek durumda değilimdir. Ki zaten yeltensem bile Halil Cibran aklıma gelecektir, ne diyordu çağın egzotik adamı; ‘Ey kavmim siz peygamberlerinizi bile dinlemediniz beni hiç dinlemezsiniz.’ Peygamberlerden sonra Halil Cibran’ın söylediğine kulak vermeyen benimkine mi verecek? Ama yine de müştereken deruhte etmişiz dünyanın yükünü, bu yüzden söylemek lazım gelir bazı şeyleri. Baloncuyu unutmayalım yaşamsal deneyimleri için nefesler üfledi balonlara ve evlerimize bir baloncu nefesi sindi. Biz balonun içinde olmayanlarız. Yani biz isterken muhatabımızı dikkate almayıp isteklerimiz gerçekleşmediğinde onu suçlayanlardanız. Biz muhatapsızlıktan yetimleşenleriz.
Biz asırların kurucu medeniyeti olduğumuzu dile getirip harcından çalanlarız. Ve asrın harcı düşüncelerdir. Ve asrın hastalığı ağrıyan düşlerimizdir, bu edebiyat ağaran çok düş gördü ama ağrıyan düşünceler yeni yeni yaşamamıza giriyor ve kuvvetle muhtemeldir bizle ilgili olmayan bir bilim adamı bir aşı üretecek ve bizleri bu ağrıdan kurtaracağını dile getirecektir. Aşının şanından gelir ya, mikroplara bağışıklılık kazandırması. Ağrıyan düşüncelerimize bağışıklılık kazandırırsa eğer bağışlanmayacağız bir daha. Ama yine de umulur ki affolunuruz. Bu bağlamda hepimiz bir sermayedarız yani düşünce sahibiyiz bu yüzden hepimizi ilgilendiren bir husustur. Hatırlayın adam ne diyordu; sermayesi buz olan bu adamdan alışveriş yapınız, eğer sermayesi güneş altında eriyip giderse akşam evine ekmek götüremeyecektir. Biz öyle demiyoruz sermayesi köz olan bu adamlardan uzaklaşın, ateş sadece düştüğü yeri yakmayacaktır.
Eteğimizdekileri önümüze dökmek gerek, bu bazen birbirinden kopuk ve dağınık olarak görülebilir fakat aslolan her şeyin önümüzde olma gerekliliğidir öteki türlü bize yarayanları görür yaramayanları göremeyiz. Sana ait olan bir şeyi kendinde görmemek kadar kötü ne olabilir ki? Biz ne olmadığımızın farkına vardık bu son asırda, o zaman şimdi ne olmamız gerektiği üzerine birkaç hasbihal edelim diye başlayan bir cümle bizi tek form şekilde piyasaya sürer, insan piyasalaştığı anda iktisadın konusu olur, vatandaşlıktan çıkıp müşteri oluruz yeni dünya düzeninde. Zaten yeni dünya düzeni Ebubekir sıddıkı(r.a) ve Ömer’i(r.a) içerisinde barındırmaz. Biri dünyanın derdiyle dertlenip insanlığa ıslık çalarken diğeri var olan insanlığı eşit şekilde dağıtırdı. Diclenin kenarında ölen kaçıncı kuzu bu haberimiz var mı? Biz eğer yeryüzünde yaşıyorsak görüyorsak ve duyuyorsak her şeyden sorumlu değil miyiz? E o zaman neden tek başımıza dünyada yaşıyor gibi davranıp etrafımızı göremiyoruz. Biz körlükler dünyasında mı yaşıyoruz? Ne zaman görmeler dünyasına doğacağız?
Fark ettiniz ya, bir sürü cevaplanmamış soru var. Akademik mecrada ilk taşı günahsız olan atacaktır, soruları cevapsız bıraktığımız için(eğer varsa tabi). Fakat felsefe , önemli olanın soru olduğunu söyler ve gelecek taşlarla insanlık heykeli inşa etmemize fırsat verecektir. Bu yönüyle felsefe, abdestten sonra ikinci koruyucu olarak yer alır manevi dünyanın maddi kaygılarından. Disiplinler arası konuştuk sabahın ilk ışıklarında, dağıttık harfleri sistemli bir alfabe çerçevesinde, toplaması kime düşer bilinmez.

MODERNLİĞE DEĞEN İLK-EL DOKUNUŞ” için bir yorum

  • 29 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:54
    Permalink

    Sayın Halil Bey, yazınızı okuduğumda özellikle yazının sonunda dikkatimi çeken husus: “Bu yönüyle felsefe, abdestten sonra ikinci koruyucu olarak yer alır manevi dünyanın maddi kaygılarından.” sözüdür. Şimdi düşünüyorum da felsefe değil de bize hikmet lazım, hikmeti yaşayacak arif lazım, arife de tarif lazım. Fakat felsefe lazım değil diye düşünüyorum. Zira Roger Garaudy’de 20. Yüzyılın Biyografisi kitabında felsefe tarihinde sayfalarca bahseder ve iş bir yerden sonra tıkanır. Ve Garaudy felsefeyi adeta çöpe atar, islâmın örnekliği daha yakından görür. Ben kesinlikle felsefe çöpe atılsın demiyorum, fakat abdestten sonra ikinci koruyucu mevkine yükselecek kadar büyük görmüyorum. Hikmete râm olmak daha güzel olur. Felsefe deyince aslında hikmeti de kastettiğinizi biliyorum ama felsefe hikmeti kapsayacak kapasiteye sahip olamaz.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir