NUR

Evde geçirdiğimiz bu zor günlerde, gündemimizdeki yazarlardan biri olan Mustafa Kutlu’nun temel eserlerinden Nur’u ayın kitabı olarak seçmenin yerinde olacağını düşündük. Tahminimiz o yöndedir ki, dergimizi takip eden büyük bir çoğunluk hali hazırda Nur’u okumuş ve etkisinde kalmıştır. Bu sebeple Nur üzerine bir söyleşi yazmak daha yerinde olacaktır.

Nur her yönü ile kolay okunan bir kitaptır, Mustafa Kutlu’nun üslubu gereği okuyucuyu yormaz hatta eserleri bir terapi havasında içine çeker. Her eseri okumanın bir zamanı vardır, Nur da iğdelerin çiçek açtığı bir mevsimde okunmalıdır fikrimizce, zira öyle yaparsanız kendinizi Nur’dan bir karakter bile sanabilirsiniz.  Öyle sıcak ve samimi bir anlatımı var ki eliniz kolunuz bağlanıyor, kendinizi hikâyenin ortasında buluveriyorsunuz. Tasavvuf ehli ve hak dostlarının nasihatlerinden tutun, “doğru yolu bulan” iş adamlarından, hapishaneyi Medresei Yusufiyye’ye dönüştüren ahir zaman dervişlerine kadar herkesin yüzü iyiliğe dönüyor kitapta. Öyle ki kitabın sonunda “Nur” kaplıyor her yanı. Tabi ki Kutlu kitaplarını okurken yaşadığımız ikilem yine peşimizi bırakmıyor. Hem bir an önce sonucu öğrenme isteği doğuyor içimizde, hem de kitabın bitmesine gönlümüz elvermediği için yavaş ve ağır ağır okumamız gerektiğini düşünüyoruz.

Kitaptaki konulara şöyle bir baktığımızda, varlıklı bir ailenin kızı olan kolejli Nur’un, varlıktan hiçliğe uzanan hayat yolculuğunda, insani aşktan ilahi aşka geçişinin aşamaları okuyucuyu hemen sarıveriyor.

Sorularına Sinan’la birlikte cevap arayan Nur, öncelikle ne aradığını bilmiyor. Sinan, tevekkül sahibi, Hakk’a teslim olmuş birisi. Nur ise daha fazlasını istiyor. Bunun için Sinan’ın verdiği cevapların yetmediği noktada bir mürşid-i kâmil aramaya koyuluyor. Uzun arayışlarının sonucunda buluyor da. Ama çok kısa bir süre sonra da bu dünyadaki tekâmülünü tamamlamış olmanın gönül rahatlığıyla öte âleme göç ediyor. Ölümü yok olma değil de, bir üst boyuta geçiş olarak görenler için ölüm sıcak yüzüyle gülümser daima.

Kutlu, düz yazılarında da sıklıkla bahsettiği gibi burada da çarpık şehirleşmeye ve betonlaşmaya dikkat çekiyor. Yazar bu kez bu konudaki fikirlerini kahramanların ağzından bizimle paylaşıyor. Yeşili yok edilen şehirlerimizi, insanı ezmek için yapılan koca binaları, kaybolan Bursa’yı, Konya’yı işaret ediyor. Mahalle olgusunun yok olmasıyla ne gibi değerlerin ortadan kalktığına, sanayileşmenin getirdiği olumsuzluklara, maddiyatın ön plana çıkmasına, manevi hastalıkların yaygınlaşmasına dikkat çekmekle kalmayıp, kurtuluş reçeteleri de sunar okuyucusuna ve ‘Ruhumuza kıymet veremez olduk’ diyen Nurettin Topçu’ya göndermelerde bulunur. Hikâye boyunca, Yunus Emre, Nurettin Topçu, Mehmet Akif Ersoy, Faruk Nafiz Çamlıbel, Turgut Cansever, Kuşeyrî, Ebû Süleyman Dârânî, Abdullah bin Hubeyk, Yahyâ bin Muâz, Cafer-i Sadık, gâh bir dizeyle veya bir sözle, gâh bir fikirle arzı endam etmekteler. Aralarda da türkülerle sanat müziği eserleri, sayfalarda cisimleşip okuyucusunun yüreğini titretmekteler. Kitap boyunca gözlerin yaşarması da kaçınılmaz oluyor bu durumda.

Hikâyenin içine dâhil olan her kişiyi, bir ressam edasıyla gözümüzde canlandırıyor yazar; kelimeleri yormadan, incitmeden. Bir naiflik kaplıyor içimizi okurken. Tadı damağımda kalan Mustafa Kutlu hikâyelerinden biri olarak kitaplıkta yerini alıyor ‘Nur’. İyi okumalar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir