ÖYKÜ VS. ROMAN VS. ŞİİR

Bu haftanın konusu olan öykü, roman ve şiire dair kısa bir münazara içerisinde bulunacağız. Burak öyküyü, Kamil romanı savunurken, ben de şiiri savunacağım. Her birimiz çok vâkıf olmadığımız konuları seçerek, aslında kendi adımıza da yeni şeyler öğrenme gayreti içerisinde olacağız.

Ben şiiri savunacağım ama arkadaşlarımın öykü ve romana dair neler konuşacaklarını da az buçuk düşünmem stratejim gereği doğru bir adım olur. Öykü ve roman konusunda şiire göre daha çok okuma yaptığımdan, güçlü olduğumu düşündüğüm konularda da elimde hazır bir doküman olması da iyi olacaktır.

*

Öykü “geniş bir biçimde anlatılan olay” anlamına gelmektedir. Hikâye ise öyküden biraz daha farklı olarak “bir olayın sözlü ya da yazılı olarak anlatılması” anlamını taşımaktadır. Aslında öyküyü konuşurken ondan daha geniş bir sahada varlığı olan hikâyeyi mi konuşmalıyız, yoksa sadece yazılı metinlerde varlığını sürdüren öyküden mi bahsetmeliyiz. Bu durumda hikâye öyküyü kapsamaktadır.

Öykü, geçmişi bakımından çok uzun bir serüvene sahip değildir. Bunun yanında Mehmet Gümüşkılıç, bir makalesinde öykü kelimesinin Türk dilinin yapısına ve dil musikisine uymaması yönüyle problemli olduğunu ifade etmektedir.[1]

Öykünün başlangıcını, “romandan kopan bir buz dağı” olarak tanımlayabiliriz. Uzun anlatımlardan ayrılan öykü, müstakil alanında XIX. yüzyıldan beri varlığını sürdürmektedir. Türk Edebiyatında ise öykü, halk hikâyeleri ile çok daha gerilere gitmektedir. Dede Korkut Hikâyeleri bunun en açık örneğidir. Önce sözlü kültürün ürünü olan bu hikâyeler, daha sonra yazılı hale getirilerek insanlık hazinesinin hafızalarına kazınmıştır. Bu hikâyelerin içerisinde şiirsel anlatım ve metinlerin de bulunması ayrıca dikkat çekicidir. Böylece şiirin aslında hikâye sahasında da önemli bir yere oturduğunu görüyoruz.

Modern hikâyeciliğin Türk Edebiyatına girişi ise, Tanzimat devrine rastlamaktadır. Mehmet Celal, Recaizade Mahmut Ekrem ve Nabizade Nazım gibi yazarlar bu türün ilk örneklerini vermişlerdir. Cumhuriyet devrinde dilimize Öz Türkçe fikriyle giren öykü kelimesi de uydurma olduğu iddiasıyla halen tartışılmaktadır. Fakat bu kelime artık yerine oturmuş ve kabul edilmiştir. Hikâye deyince akla öykü, öykü deyince akla hikâye gelmektedir. Öykü, artık rüştünü kanıtlamıştır.

Dünya Edebiyatında öykünün tarihçesine baktığımızda ise Antik Yunan fabl ve kısa romanları, Binbir Gece Masalları ilk öykülerin habercileridir. İtalyan yazar Giovanni Boccaccio’nun yazdığı Decameron ilk öykü örneğidir. Fakat Boccaccio’nun ardından uzun bir süre başka öykü yazarı yetişmemiştir. Ancak asıl öykü -Türk Edebiyatında da olduğu gibi- XIX. yüzyılda romantik ve gerçekçilik akımı etkisiyle anlatım sahasında yer almaya başlamıştır.

Rusya’da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov; Fransa’da Guy de Maupassant; Çekya’da Kafka; Amerika’da Hemingway, Edgar Allan Poe, James Joyce, Salinger, Fitzgerald; İngiltere’de Virginia Woolf; Türkiye’de ise Sait Faik Abasıyanık, Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay ve daha pek çok ismi öykü yazarı olarak sayabiliriz. Bu yazarların XIX. ve XX. yüzyılda yaşadıklarını göz önünde bulundurarak, aslında çok büyük bir geçmişi olmayan öykü türünün şiire göre çok zayıf bir tarihi olduğu söyleyebiliriz. Nesrin tarihi nazıma göre çok daha yenidir.

Şiirin geçmişi çok derin ve büyüktür. Derin ve büyük olmasının yanında şiir, daima kendini yenileyerek günümüze kadar varlığını sağlam bir zemine oturtmuş, edebiyatın yıkılmaz kalesi haline gelmiştir. Yani şiir bu hayatta varken öykü dediğimiz türün varlığından bir Allah’ın kulunun haberi bile yoktu. İnsanlık, şiirsel anlatımlarla dini ayinlerini ve kültürel davranışlarını gerçekleştirmişlerdir. Bu durum bugün de devam etmektedir.

Öykü ile şiiri geçmişleri kıyas etmekle yetinmeyeceğiz. Öykünün anlattıklarıyla şiirin anlattıkları bir değil. Geçmiş canlı yayınlarımızda sık sık Yunus’a atıfta bulunan değerli kardeşim Burak, onun bir dizesi ile ne engin anlatımlara kapı araladığından bahsetmişti. “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” dizesi bunun en bilinenlerinden. Öyküyse bu anlatımı yakalayamıyor. Buna belki en çok yaklaşan, Hemigway’in o tek cümlelik kısa öyküsüdür. Fakat öyküde bu tür anlatım yoğunlukları şiire kıyasla çok daha azdır. Şiir de ise nice şairin derinliğine, anlatım güzelliğine şahit oluyoruz.

Ülkelerin marş olarak bir öykü veya roman değil de şiir seçmelerini de anlatım yoğunluğu ve derinliğine bağlayabiliriz. Milletlerin hazinesinin hemen yanında o millete özgü destanlar bulunur. Bu destanlarda da şiirsel anlatımların inceliklerini net olarak görüyoruz. Bu destanları veya dönemin koşullarını anlatan eserler roman ve hikâye yazarlarından değil, şairlerinden çıkıyor. Bir çağın buhranını sayfalar dolusu roman ve hikâye de bulabilirsiniz ama en yoğun anlatımı kısa bir dizede okursunuz. “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!” diyerek aslında büyük bir hikâye anlatmış oluruz.

Şiirin imkânları, öykü ve romanın imkânlarından çok daha büyük ve kıymetlidir. Zira dergimizde bile öykü sayıca fazla olması da bunu kanıtlamaktadır. Bir öykü yazarı olarak da, bir iki şiir yazma çabasında bulunan biri olarak da şiire harcanan gayret ve çilenin, emek ve zahmetin öyküye göre çok daha fazla olduğuna tanıklık ettim. Bu durumda her öykü ve roman yazan şiir yazamayabilir ancak her şiir yazan (şairlik istidadı) olan öykü ve roman yazabilir.

Şiirin diğer iki türe göre daha kıymetli olduğuna şu kanıtla da cevap verebiliriz. Şairliğin yanında deneme, öykü, roman gibi alanlarda kalem oynatanların yazarlık istidadında şairliği daha ağır basacaktır. Bakınız; Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nazım Hikmet Ran, Cemal Süreya… Saymayı burada bitirmek istiyorum.

Son olarak rakibimi, rakibimin silahıyla vurmak istiyorum. Değerli şiir editörümüz Burak Yasin Taş’ın yazmış olduğu şu eser şiirin tarih ve derinliğini, milletlerin hazinesi olduğunu açık bir şekilde gözler önüne seriyor: https://www.deruhtedergi.com/en-eski-turk-siirinin-izinde/

*

Romana gelecek olursam, ilk roman olduğu söylenen Cervantes’in Don Kişot’u bile aslında dünyanın ilk romanı değildir. Dünyadaki ilk romanı Japon yazar Murasaki Shikibu’nun Genji’nin Hikâyesi adlı eseridir. Bu eser XI. yüzyılda kaleme alınmıştır. Bu da gösteriyor ki, romanın varlık serüveni henüz bin seneyi yeni doldurmuştur. Romanın en yetkin örneklerininse, XX. yüzyılda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Geçmişin izlerinin bu kadar yakın bir tarih olması ve aslında romanın bin yıllık geçmişinin içerisinde uzun dönem boşluk ve sessizliğin de olması, şiire göre çok daha zayıf kaldığını göstermektedir.

Romana baktığımızda Kamil’in yapmış olduğu kötü esprinin uzağından yakınından geçmeyen bir anlamı vardır: “Genellikle insanların başından geçenleri, insan ilişkilerini ve durumlarını, toplumsal olay ve olguları gerçeğe uygun bir biçimde ya da kurmaca bir yapı içinde ve geniş oylumlu olarak anlatan bir yazınsal türdür.”

Roman kurgusallığın ürünüdür. Bu kurgudan gerçeklerden izler barınmaktadır. Yazarın anlattıklarında kendine dair izler yer alır. Bunu “Yazar, yaşar ve yazar.” sözü altında birleştirebiliriz. Bu durum her tür için az çok geçerlidir. Roman içerisinde kişi, olay, mekân ve zaman muhakkak bulunmaktadır. Yazar olayı bir anlatıcı bakış açısıyla okura sunmaktadır. Kimi zaman da birden fazla anlatıcı bakış açısı kullanmaktadır. Romanın bazen uzunluğu, bazen de yorulup bırakma durumuyla karşı karşıya bırakmasıyla insanın gözünü korkutan bir tür olduğunu da söyleyebilirim. Diğer yandan şiirin matematiği çoklu bilinmeyen denklemken, öykü ve romanın denklemi çok daha rahat çözülmek üzerinedir.

Mehmet Tekin, Roman Sanatı kitabında roman hakkında şöyle demektedir: “Roman, modern zamanların anlatım türüdür. Diğer anlatım türlerinde olduğu gibi, romanın da kendine özgü bir mantığı, bir yapısı ve bir kuruluşu vardır. Ancak, romanın diğer türlerden ayıran yanları da vardır kuşkusuz. Her şeyden evvel roman, kendi mantığı içinde bağımsız bir özellik taşır. Onun destana, masala, şiire, tiyatroya; felsefeye, psikolojiye, sosyolojiye, hatta matematiğe borçlu olduğu doğrudur. Ancak roman, bu kaynaklardan gelen gıdayı kendine mal etmeyi başarabilmiş hayli yetenekli bir türdür.[2] Burada son cümleyi de övgü cümlesi olarak almayı uygun gördüm zira romanın kendine has bir noktası elbette vardır. Öykü, nasıl romandan koparak ayrı bir kapı aralamışsa, roman da dönemindeki şiirden yararlanarak aslında büyük bir dağın membaından faydalanmaktadır.

Roman öyküden daha büyük bir zemine oturduğu gibi yaşamın gerçekliklerinden de öyküye göre daha sağlam kurgu gerçeklikleriyle anlatımlarda bulunmaktadır. Şiir ise, bu iki türün çok daha üstünde bir döneme, yaşanmış olay ve olgulara çok daha sağlam ve estetik açıdan da daha kuvvetli bir şekilde bakabilmektedir.

Şiirin romana kıyasla çok daha derin, büyük, estetik, etkiyici ve unutulmaz olduğunu geçmişten bugüne şiirin ve romanın tesiri kıyasıyla da aktarabiliriz. Örneğin Kurtuluş Savaşı yıllarının eserlerinden olan Mehmed Niyazi’nin Çanakkale Mahşeri kitabı mı, yoksa Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine şiiri mi daha etkilidir. Aşkı anlatan herhangi bir roman mı daha tesirlidir, yoksa aşkı şiire taşıyan mısralar mı? Kim unutabilir Mihriban’ı, Mona Rossa’yı, Annabel Lee’i ve diğer pek çok şiiri. Ama romanın kahramanları veya özetinden daha fazla bir şey kalır mı aklımızda. Oysa bu şiirler türkü olur, şarkı olur, gövdemize kazınır. O yüzden roman sanatına kıyasla şiirin yeri ve işlevi her bakımdan daha büyüktür.

Romanı savunmakta olan değerli kardeşim Kamil’in de romanın şiire kıyas edilebilecek bir tür olmadığını düşündüğünü elbette biliyorum. Zira onun da dergimizde İsmet Özel’in şiirleri hakkında yazdığı yazıları var. Bakın kendisinin yazmış olduğu yazının başlığı: Bir Dizeyle Bir Dönemi Anlatmak. Ne müthiş bir başlık değil mi? Buyurun sizler de okuyun: https://www.deruhtedergi.com/bir-dizeyle-bir-donemi-anlatmak/

*

Roman ve öykü kitaplarının şiir kitaplarına göre daha çok satılmasının altında yatan sebebin de şiirin okur tarafından anlaşılması noktasında yaşanan zorlukların, diğer taraftan roman ve öykünün anlaşılmak üzere yazıldığı gerçekliği ile açıklayabiliriz. Bunun yanında gelişen imkânlarla birlikte sanal âlemde bir yazarın kitapları arasında yer alan en çok sevilen şiirlerin telifsiz yayınlanabilmesi de şiir kitaplarının satılması noktasında sorun teşkil ettiğini düşünüyorum. Bir başka durum ise, daha önce de belirttiğim gibi öykü ve roman yazmak daha kolayken, şairlik istidadına sahip olmak herkese nasip olmaz. Bu yüzden bir şiir kitabı çıktığında ondan katbekat daha fazla roman ve öykü kitabı çıkmaktadır. Son olarak, işe keyfiyet ve kemiyet noktasından bakmanın sağlıklı olacağını düşünüyorum.

Romanın uzun anlatımlarla mülhem bir tür olduğunu görüyoruz. Roman içerisinden kopan öykü de daha sıkıştırılmış, âna dair parçacıkları taşıyan bir tür olarak son iki yüz yılda varlık sahasında yer almıştır. Şiir ise geçmişi, bugünü ve geleceğiyle yüce dağlar gibi engindir.

Roman ve öykü bir benzetmeyle anlatılacak olursa, biri uzun metrajlı bir dizi, diğeriyse iki saatlik bir filmdir. Şiir, bu tür benzetmelere sığamayacak kadar büyüktür.

Bir başka örnek, iftiracılar hiçbir peygambere romancı, hikâyeci dememişlerdir. Başka yalan yakıştırmaların yanında “O, şairdir” demişlerdir. Söz öyle kutsal bir şeydir ki, bu kutsiyeti Rabbimiz ayetleriyle buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de de romancılar veya öykücüler suresi yoktur. Yüce kitabımızda Şuara, yani Şairler Suresi vardır. Bu da gösteriyor ki, sözün en kutsi hali Yüce Rabbimizin indirdiği tahrif edilmemiş kitaplardır. Yeryüzündeki halifesi olarak insanın ağzından çıkan hakikatli sözlerin başında şiir gelmektedir.

Son olarak, canlı yayınları bitirirken şiir okumak bile aslında baştan beri konuştuklarımızın nereye varacağını açık bir şekilde göstermiyor mu?

*

Bu üç türde edebiyat sahasının olmazsa olmazlarıdır. Şiirin geçmişteki derinliği ile bugünü arasında nice güzel şiir ve şair yetiştiği gibi, öykü ve roman sahasında da nice yazar yetişmiştir. İşte, ben de bu sahalarda en beğendiğim eserleri aktararak sonlandırmak istiyorum: Şiirde Didem Madak Ah’lar Ağacı ile Erdem Bayazıt Bütün Şiirleri, romanda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, öyküde ise okuma aşkımı harlayan Tolstoy’un İnsan Ne ile Yaşar’ıdır.


[1] https://www.edebi.net/index.php/edebi-eserler/2008-mehmet-gumuskilic-oyku-kelimesi-uzerine

[2] Mehmet Tekin, Roman Sanatı “Romanın Unsurları”, Ötüken Yayınları. Mart 2016. İstanbul.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir