PARALAR

Üniversite üçüncü sınıftayım o zamanlar. Tam da gençlik yıllarımın zirvesinde… Eee, bir de serde delikanlılık var tabii. Allah var, hiç hovardalık peşinde koşmadım. İt, kopuk takımından olmadım. Hiç de bulaşmadım öyle kimselere. Hamdolsun, kötü alışkanlıklarım da olmadı. Tek şu sigaram var işte. Bırakamadım onu da. Belki de bırakmak istemedim. Neşet Baba’nın dediği gibi: “Fakirin tek cuğarası var zaten.”

Güzel günlerdi, güzel… Öğrenci olduğumdan takılırdım istediğim gibi. Bazen bir dostla muhabbette alırdım soluğu bazen de Türkiye’nin öbür ucunda. Ne gençliğimi öğrenciliğime yedirdim ne de öğrenciliğimi gençliğime. İpsiz, sapsız bir insan değildim. Arsız, namussuz hiç olmadım. Seveceksem bir kere seveyim, adam gibi seveyim derdim. Birilerinin elbise gibi sevgili değiştirmesi şeklinde değil. O zamana değin hiç sevdalanmamıştım. Fakat olacak bu ya, bir şekilde başa gelecek. Olacak olandan da kaçamazsın. Zaten kaderinden kim kaçabilmiş ki bugüne kadar?

.Ne olduysa o karlı, soğuk, dondurucu kış günü oldu. Sınav dönemiydi. O gün sabahleyin erken saatte kalktım ders çalışmak için. Ders çalışayım diye kalktım ama nasıl dondurucu soğuk var bir bilsen. Hava buz kesiyor. Öğrenci evinde kalıyoruz. Arkadaşların hepsi sıcacık yataklarında mışıl mışıl uyuyor. Bir ben ayaktayım. Ayaktayım diyorum ama bedenim ayakta sadece, gözlerim yatakta aklım uykuda. Biri dokunsa yıkılıp kalacağım orada. Hâlsiz, dermansız geçip masama oturdum. Üzerime de bir yorgan attım. Uyuklaya uyuklaya ders çalışıyorum, tabii ona da çalışmak denirse. O günkü sınav erkendi. O arada bir rehavet çökmüş üzerime, uyuyakalmışım. Ne bir alarm kurulu ne de ayakta biri var. Allah’tan o gün arkadaşlardan biri erken uyanmış. Yanıma gelip sarstı beni, “Yahu senin sınavın yok muydu?” diye. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hemen fırladım yerimden. Tabii elim ayağıma dolaştı. Kafamı duvara çarptım o telaşla. Kafam biraz şişti ama can havliyle hiçbir şey gelmiyor ki insanın aklına. Apar topar hazırlanıp çıktım dışarıya. Fakat dışarısı nasıl soğuk nasıl soğuk… Zemheri ayazı derler ya, öyle. Erzurum’dayız sonuçta, soğuğun ana vatanı. Kışı ayrı serttir, yazı ayrı sert. Erzurum’a yaz uğramaz zaten, soğuk oranın yerli halkından sayılır. Derler ya hani “Kış burada 11 aydır.” diye. O zaman da ocağın başlarındayız. Kışın tam ortası. Bir rüzgâr var ki insanın iliklerine iliklerine işliyor. Ama kar da nasıl yağıyor o gün. Lapa lapa… Bembeyaz bir nur gibi. Kış aylarını pek sevmezsin, bilirim. Ama kış deyip de geçme. Hayat yaz, kış ne sürprizlere gebedir. Kimisi nice güzellik barındırır kimisi de nice ibret. O yüzden insan her zaman hazırlıklı olmalı. İşte o gün gökten karlar nur gibi yağarken yerde de bir nurunu çıkarmıştı karşıma Rabbim.

Evden çıkar çıkmaz durağa koştum otobüse yetişmek için. Benim gibi birkaç kişi daha vardı otobüse yetişmeye çalışan. İlk ben bindim. Benim ardımdan da bir bayan bindi. O zamanlar belediye otobüslerinde sadece akbil geçiyor. Para versen de almıyorlar. Ben basıp tam arka tarafa geçiyordum ki biri seslendi arkamdan “Beyefendi akbilinizde para varsa kullanabilir miyim?” diye. “Tabii ki.” deyip arkamı döndüğümde kalbimden vurulmuşa döndüm âdeta. Gözlerim kamaştı birden. Dışarıdaki yağan karı kıskandıracak bir nur, bir güzellik gelip kar gibi yağmıştı sanki gönlüme. Allah’ım bu nasıl bir nurdu böyle? Yığılmamak için zor tuttum kendimi. Normalde sözü cebinden harcayan ben, ilk defa nutkumun tutulduğunu gördüm. Sevda düğümüyle düğümlenmişti sanki ağzım, gözüm, gönlüm. Evet, çarpılmıştım fakat her şeyin bir usulü, adabı vardı. Arsızlık etmek yakışmazdı. Tabii bir kere vurulduk, orası açık. Neyse, ben akbili verdikten sonra geçip arkaya oturdum. Akbili vermek için yanıma geldiğinde yol ücretini de uzattı bana. Tutulmuş nutkumla konuşamayacak bile olsam kekeleyerek konuşmaya çalıştım. “Ö… ö… önemli değil.” O yine de üsteledi. Verdi o iki lirayı. Ben de mecburen kabul ettim. Sonra hemen sağ çaprazımdaki bir koltuğa oturdu. Otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Kampüse kadar ne hayaller geçti aklımdan. Ah bu aşk… Belki de insanın başına gelen en güzel ızdırap. Neler ediyor adama? Sınava çok az bir zaman kalmıştı fakat ben sınava girmemeyi göze almıştım bile. Ne olursa olsun takip etmeli ve tanışmalıyım diye geçirdim içimden. Üniversitenin içindeki bir durakta indi. Ben de hemen arkasından indim. Takip etmeye başladım.

Bir süre sonra bir de baktım ki bizim fakülteye doğru gidiyor. “Acaba olabilir mi? Aynı fakültede okuyor olma ihtimalimiz var mı?” diye düşünürken o bizim fakültenin kapısından girmişti bile. Ben de hayretler içinde kalakalmıştım orada. Sonra sınav salonuna bakmak için panoya yöneldi. Ben de yöneldim doğal olarak. O kendi ismini ararken ismimi arıyormuş gibi yaparak yaklaştım yanına doğru. İşte o gün ismiyle müsemma bir insan olduğunu anladım. İsmi Nur’du, Nur… Gönlüme düşen ilk ve son nur. Sonra yavaşça sınıfına doğru yöneldi ve ben de arkasından bakakaldım öylece. Hayatımda ilk defa bir alt sınıfta olmayı diledim, ilk defa… Ardından ben de kendi sınavıma girdim. Girdim girmesine de aklımda olanlarla kâğıtta olanlar uyuşmuyordu birbiriyle. Gerçekler hayallere, sınav da bir fiyaskoya terk etti yerini. Olsun deyip çıktım sınavdan. Her sınav iyi geçecek değil ya. Sınavda kaybeden aşkta kazanır belki deyip tebessüm ettim içimden. Sınav salonundan çıkar çıkmaz onun sınav salonuna doğru koştum heyecanla. Fakat sınav çoktan bitmişti. Üzüldüm fakat ismini öğrenmiştim en azından. İşte o umut, bir kıvılcım yaktı gönlümde. Sonrası ise sevda ateşi.

Fakülteden çıktığımda kar daha da hızlanmış, epeyce birikmişti. Rüzgâr daha sert vuruyordu yüzüme. Ama üşütmüyordu artık. Sevincimi bulmuştum ya, bir huzurluydum bir huzurlu… Anlatamam sana. İşte o heyecanla dilime bir Erzurum türküsü dolanıvermiş ki, sorma.

“Dün gece yar hanesinde

Yastığım bir taş idi

Altım çamur üstüm yağmur

Gine gönlüm hoş idi” diye diye tuttum evin yolunu. Gerisi malum. İşte evlat, o elindeki paraların hikâyesi bu. Anan verdiği günden beri yârdan bir mendil almışçasına saklarım onları. Çok oldu paralar tedavülden kalkalı ama aşkımız hâlâ tedavülde. İlk günkü gibi. Sakın anana söyleme ha… Haberi yok sakladığımdan. Öğrenirse bir ömür eğlenir benimle. Malum, diline düşenin kurtuluşu zor. O paralarla ölünceye dek paralar beni.

(Öyküde kullanılan görsel okurlarımızdan Rümeysa Yiğit tarafından dergimize gönderilmiştir.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir