PROF. DR. AYGÜN AKYOL İLE İSLÂM FELSEFESİ ÜZERİNE RÖPORTAJ

Dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Onur Çelik, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aygün Akyol ile İslâm Felsefesi’nin önemi, ilahiyat fakültelerinin serencamı, sağlıklı bir bireyin inşası ve dinî yaşantımızdaki problemlere ilişkin çok faydalı ve keyifli bir röportaj gerçekleştirdi. İyi okumalar dileriz.

Hoca’m, merhaba. Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Akademik kariyerinizden ve çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

İlginiz için teşekkür ederim. 1995 yılında o zamanki adıyla Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi’ni kazandım. 2000 yılında fakülte eğitimini tamamladıktan sonra aynı yıl başladığım Yüksek Lisans eğitimimi Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Felsefesi Anabilim Dalı’nda Musârâatu’l-Felasife’ye Göre Şehristânî’nin Felsefi Görüşleri başlıklı yüksek lisans teziyle 2003 yılında; doktora eğitimimi de yine aynı anabilim dalında Şehrezûrî Metafiziği başlıklı doktora teziyle 2009 yılında tamamladım. Bu süreç içerisinde 2002 yılında Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi’ne İslam Felsefesi Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak atandım. Doktoramı tamamladıktan sonra 2010 yılında Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalına Yrd. Doç. Dr., 2014 yılında Doçent, 2020 yılında Prof. olarak atandım. Halen Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak çalışmalarıma devam ediyorum.

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık ile yoğun bir tercüme telif çalışmaları yürütüyorsunuz. Bu çalışmalar bir proje dâhilinde mi? Arka planını anlatabilir misiniz?

Mevlüt Uyanık hocamla 1995 yılında fakülteye ilk başladığımda Hazırlık sınıfında İslam İnanç Esasları dersinde tanıştık ve felsefe okumalarıyla yoldaşlığımız başlamış oldu. Bu okumalarımız yirmi beş yılı aşkın bir süredir devam ediyor ve bunu “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma” başlıklı projeye dönüştürerek sistematik bir yapıda devam ettirmeye çalışıyoruz. Bu süreçte İclal Arslan hocamız da çalışma sürecimize dâhil oldu ve sistematik ve uzun soluklu çalışmalarla Türk akademik hayatına katkı yapmaya çalışıyoruz.

Akademik çalışmalarımızı üç temel başlık altında inceleyebiliriz. İlki İslam Felsefesi Tarihi klasik dönemle ilgili Mevlüt Uyanık ve İclal Arslan hocalarımızla gerçekleştirdiğimiz çeviri ve telif çalışmalardan; ikincisi İslam Ahlak Felsefesi sahasında geleneksel ve güncel tartışmaları da içine alan, insanı ve onun yapıp etmelerini konu alan çalışmalardan; üçüncüsü ise büyük bir tarihsel birikime sahip olan Orhun Abidelerinden bugüne uzanan Türk Düşünce Tarihi ile ilgili yaptığımız çalışmalardan oluşmaktadır.

Tercüme eserlerinizde Farabi, Gazali, İbn Rüşd gibi İslâm Felsefesi’nin önemli simalarını ve onların görüşlerini daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Bu seçkin zekâlarla birlikte olmanın faydaları nelerdir?

Tercüme faaliyetlerimizin iki amacı var; ilki Türk İslam düşünce geleneğini tanımak, anlamak ve anlamlandırmak; ikincisi ise Türkçe Felsefe yapma ve Türkçenin bir bilim dili olması noktasında katkı sağlayabilmektir. Geçmişte Arapça, Farsça, Fransızca gibi dillerin hâkim olduğu dönemler görüyoruz, Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türkçe merkeze alınmış, düşünce dünyamızın zenginleşmesi amacıyla Hasan Ali Yücel tarafından başlatılan çeviri çalışmalarıyla pek çok İslam ve Batı klasiği Türkçeye kazandırılmış ve düşünce dünyamız zenginleşmiştir. Bu gayrete rağmen halen filozoflarımızın ve düşünürlerimizin çalışmalarının tamamının Türkçemize kazandırılamamış olması bizim için büyük bir eksiklik olarak ifade edilebilir. Ancak son dönemde yine bu konuda bir canlanma söz konusu olup çevirilere olan ilgi de arttı. Buna bağlı olarak Türk okuyucusunun filozoflarımızı ve eserlerini tanıma imkânı da arttı.

Bu güzel insanlarla yoldaş olmak konusuna gelince bu, tarihsel ve kültürel birikimimizi anlama ve bugünkü sorunlara yeni çözümler üretme noktasında bizlere çok geniş imkânlar sunuyor. Ancak gelenekte talihsiz bir şekilde beliren akademik tartışmaların itikadi bir noktaya çekilmesi sorunu, düşünsel hayatımızda travmatik etkilere sebep olmuş, bugün dahi insanlar akletme ve sorgulamadan korkar hale gelmiştir. Aslında bunun arkasında fikir hayatında tekel oluşturarak insanları kontrol etme güdüsü var. Çünkü ancak akıl ve muhakeme kabiliyetini kaybeden insan istismara açık hale gelir. Filozoflarla yani bu büyük insanlarla yoldaş olmak sorgulama ve analiz etmeyi merkeze almayı gerektirdiğinden bu tür problemlerin çıkmasını baştan engellemektedir.

Hazır felsefe demişken; asırlardır olduğu gibi günümüzde de felsefenin, diğer bir ifadeyle hikmetin yetim kaldığını görüyoruz. İslâm Rönesans’ında da başı çeken isimler, çoğunlukla filozoflardı. Bugün için İslam dünyası açısından felsefenin rolü ve önemine değinebilir misiniz?

Yukarıda ifade ettiğim akademik ve ilmi tartışmaları itikadi noktaya çekerek ötekileştiren anlayış, fikir ve düşünce hayatımızdaki donukluğu besleyen en temel unsurlardan biridir. İslam Aydınlanmasının en parlak çağını temsil eden Farabi, İbn Sina, İbn Bacce, İbn Rüşd gibi filozoflarımızın Batı Aydınlanmasındaki etkisi Batılılar tarafından ifade edildiği halde tarihsel süreç içerisinde kendi insanımız tarafından ötekileştirildi. Bugün bizim yapmamız gereken Hz. Peygamberin “İlim Çin’de de olsa alınız.” şeklinde ifade ettiği, İslam filozoflarının da takip ettiği bilimin aydınlığını anlamak ve buna uygun bir düşünce dünyası oluşturmaktır. Ancak günümüzde İslam dünyasının haline baktığımızda akademik, etik ve insani pek çok sorunla boğuşurken bu sorunlara çözüm üretecek olan felsefe geleneğini bir tarafa bırakıp, halen İslam’ın ruhuna aykırı anlayışları İslami zannederek peşinden gittiğini gözlemliyoruz.

Bu noktada şunu da kabul etmemiz gerekiyor, bugün yeni bir dünyadayız, pek çok kavram alt üst oldu, ama insanlar bunun farkında bile değil; hâlâ geçmişi olduğu gibi buraya taşıyarak sorunlarımızın çözüleceğini sanıyorlar. Hâlbuki İslam’ın en önemli yanı ve evrensel olan yönü, reformist ve yenilikçi bir tabiata sahip olmasıdır. Bu evrensel tabiatın varlığı, bizlere yeni durumlara göre yeni anlayışların kendi iç bütünlüğü içinde ortaya konulabileceği bir düşünce alanı açıyor. Bu nedenle de başta eğitim öğretim anlayışımızdan başlayarak ezberci ve taklitçi anlayışı bırakıp, sorgulama ve anlamaya dayalı bir sistem ortaya koymak zorundayız. Çünkü günümüz insanının sorunlarına çözüm üretemeyen bir anlayış olarak sunulan bir tasavvurun insanların zihninde ve gönlünde yer etmesi mümkün değil. Aslında bu, sadece bugünün sorunu değil, yüzyıllar önce bu anlayışla ilgili İbn Haldun detaylı değerlendirmeler yapıyor ve ezbere ve taklide dayalı anlayışı eleştiriyor. Eğer bu konuya dikkat etmezsek, bugün manevi hayatımızda yaşanan travmaların ileride ciddi sonuçlar doğuracağını öngörebiliyoruz. Buna yönelik çözüm önerisi diye ortaya konulanlar ise, konunun ehemmiyetini göz ardı etmekte ve travmaların şiddetini arttırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Onun için evrensel insani değerleri merkeze alan, hukuki, ahlaki ve insani bir çerçeve çizen filozoflarımızın anlaşılması yarını da kuşatacak, bizlere yeni bir anlam ve anlama alanı sağlayacaktır.

Çorum İlahiyat’ta görev yapıyorsunuz. İlahiyat fakülteleri üzerinden yürütülen felsefe karşıtlığının temelinde ne gibi şeyler söz konusu? Eleştirel düşünceden yoksun, felsefesiz ilahiyat hangi tehlikeleri bünyesinde barındırıyor?

Türk ilahiyat geleneği çok ciddi bir birikime sahip; hem Osmanlı modernleşmesinin hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin tecrübelerini bünyesinde taşıyor. Bu nedenle de pek çok sorunu önceden gören ve göğüsleyen bir bakış açısı var. Ancak bunun farkında olmayan, tarihsel birikimi yorumlayamayan birtakım yapılar bundan rahatsız oluyor ve felsefenin insanların dini düşüncelerinin sarsılmasına sebep olduğunu zannediyor. Hâlbuki insanlar sorgulama ya da akletmeleri sebebiyle değil tarih dışı, insani ve ahlaki bir tutumdan uzak yaklaşımları gördükçe bu tarz anlayışlardan uzaklaşıyor.

Aslında felsefe insan için hayatı ve anlamını bütüncül bir şekilde kurgulamayı, düşünce ve eylem birlikteliğini sağlamayı gerektiriyor. Bu nedenle de sorguluyor, sorguladıktan sonra doğru ve isabetli olandan hareketle önünü aydınlatıyor. Özellikle de dini düşünce sahasında bu eşsiz bir katkı sağlıyor, çünkü neye niçin inandığını bilen insanlar daha tutarlı, içi dışı bir tasavvur ortaya koyabiliyor. İstenen ise yukarıda da ifade ettiğim gibi ezbere dayalı sorgulamadan uzak, emir ve yasak üzerinden sistem kurmak; ancak günümüz şartlarında bunu gerçekleştirmek imkânsız, kabullenilemeyen nokta da bu!

Felsefe karşıtı, akıl ve muhakemeden uzak yaklaşımları benimseyenlerin gözden kaçırdığı nokta yeni bir dönemde olduğumuz; sosyal medyanın ve iletişimin bu kadar yaygın olduğu bir dönemde insanları bu şekilde elde tutmanın, baskılamanın sonuç üretmek bir yana tam aksi sonuç doğurduğu gerçeğidir. Belli bir yaşa kadar baskılanan insan belli bir yerde sorgulamaya başlayınca travmanın şiddeti artıyor. Bir insanın düşünce ve inanç dünyasını belirlemek, dayatmada bulunmak kimsenin haddine değil! Lakin burada sükûnetle ve uzun soluklu bir anlam dünyası oluşturmanın ötesinde savrulmalar yaşanıyor ki travma da burada ortaya çıkıyor, toplumu ileride bekleyen en büyük tehlike de bu kanaatimce. İşte ilahiyattaki felsefe, toplumun bu konularda yaşadığı açmazları anlayıp, çözümlemesinde katkı sağlayabilecek donanımı sağlıyor, ama tabii felsefeyle uğraşanların da bu sorunlardan haberdar olması, kaygıları paylaşması gerekiyor.

Tüm bunlardan dolayı günümüzde en başta verilmesi gereken şey akletme ve analiz etme yeteneğidir. Çünkü “Allah akletmeyenleri pislik içinde bırakır.” ayeti ve Hz. Peygamberin “İlim Çin’de de olsa alınız!” hadisi, o dönem farklı kültür ve medeniyet tasavvurlarına karşı taassubu kırmış ve çok kısa bir sürede bu anlayış sayesinde İslam Felsefesi İslam’ın hâkim olduğu coğrafyada gelişme sağlayabilmişti. Bugün de yapılması gereken açık fikirli insanlarla, dini ve dünyayı doğru temeller üzerinde anlamak ve anlamlandırmaktır.

Buna paralel olarak son dönemlerde radikal-selefi oluşumlar artış gösteriyor. Böyle bir ortamda bireyin sağlıklı bir din ve dünya tasavvuru ortaya koyması nasıl mümkündür? İslâm Ahlâk Felsefesi bu noktada ne gibi çözümler üretiyor?

İslam Ahlâk Felsefesi, İslam’ı yani İslam’ın getirdiği Kur’an ve Peygamber tasavvuruna, ahlâkı yani insani değerler bütününe ve felsefeyi yani sorgulayarak, anlayarak ve anlamlandırarak eylemde bulunmaya imkân veren bir bütünden oluşuyor. Günümüz insanı geleneksel değerlerden kopuyor, ancak kent yaşamının gerektirdiği sanat, edebiyat ve felsefeyi hayatına aktaramayınca boşluğa düşüyor, özellikle dini değerler alanında yaşanan büyük değişim meselenin anlaşılmaması neticesinde ya radikalizme ya da dinden uzaklaşmayla sonuçlanan bir sürece evriliyor. Bu noktada İslam Ahlâk Felsefesinin sağladığı düşünme biçimiyle, başkalarının düşünce, inanç ve ifade hürriyetine saygılı insanlar yetişeceği gibi, kendi inanç ve eylem alanlarını da anlamlı ve tutarlı bir hale getirmiş bireyler de topluma kazandırılmış olacaktır.  

İslâm filozoflarından özellikle İbn Bacce, Farabi’nin Medinetü’l-Fazıla’daki toplumcu anlayışından farklı olarak Tedbirü’l-Mütevahhid’de bireysel bir tavır ortaya koyuyor. Erdemli toplumun inşası, erdemli bireyin inşasından geçiyor. Bu noktada mütevahhid olmayı nasıl başarabiliriz?

Aslında iki filozofumuz da bireyden aileye, aileden topluma giden bir tasavvura işaret ediyor. Bu noktada toplumsal tasavvurdan ayrılan kişinin tutumu Farabi ve İbn Bacce düşüncesinde farklılaşır. Bu farklılaşmayı ifade eden terim nevabit kavramıdır. Ancak nevabitle Farabi, erdemli toplumdaki erdemsiz kişinin tutumunu, İbn Bacce ise erdemsiz toplum içindeki erdemli kişinin tutumunu analiz ediyor. Bundan dolayı İbn Bacce’nin değerlendirmesinde mütevahhidin yani bireyin tutumu daha detaylı analiz ediliyor ve bizler buradan hareketle bugün kitlesel baskı gruplarına karşı nasıl bir tutum içerisinde olmamız gerektiğini mütevahhid/birey kavramından hareketle temellendirebiliyoruz. Bugün erdemli bir toplum inşa etmek istiyorsak, birey kavramından hareketle nesep, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı yapmaksızın insani değerleri merkeze alan hukuki ve ahlaki bir tasavvur ortaya koymamız gerekiyor.

Yine felsefe karşıtlığına bir cevap olarak, İslâm filozoflarının din ile felsefeyi uzlaştırma noktasında ciddî çabalar sarf ettiğini görüyoruz. İbn Rüşd, din ile felsefeyi birbirlerinin sütkardeşi olarak niteliyor. Aynı şekilde hem dinin hem de felsefenin nihai amacı, bireyin mutlu olmasını sağlamak. Mutluluğu daha sağlıklı elde etmek için hakikatin bu iki yüzünü nasıl ortak paydada buluşturabiliriz?

Din ile felsefe arasındaki uyuma dair vurgu Kindi’den itibaren vardır. Ancak bu noktada bir hususa dikkat çekmekte fayda var. İslam filozofları, din ve felsefenin hikmet ve hakikati elde etmeyi hedeflemesi noktasında ortak olduğunu, ancak elde etme yöntemi bakımından aralarında yöntem farklılıkları bulunduğunu belirtirler. Çünkü din toplumun tüm kesimlerine hitap ederken, felsefe bu konuda ilgisi olan insanlara hitap etmektedir. Bu nedenle de İslam filozofları insanlara yönelik hitap şekillerini ele alırken, herkesin kendi okuma ve anlama düzeyine göre meselelerin izah edilmesi gerektiğini özellikle vurgularlar. Eğer kendi anlama durumlarına uygun bir anlatım ortaya konulmazsa, o zaman insanlar dine de bilime de felsefeye de yabancılaşan bir tutum içerisine girebilirler. Anlamadığını ya da bilmediğini kabul etmek insanın gelişimi için önemli bir aşama kabul edilirken; yanlış tasavvurlarla bildiğini ya da anladığını zannetmek, düzeltilmesi çok daha zor bir sürece yol açar. Bundan dolayı din ile felsefe, hikmet ve hakikati elde etme noktasında ortak bir amaca sahiptir; ancak din toplumun tüm kesimlerine, felsefe ise alanın gerektirdiği yeterliliklere sahip kişilere hitap ettiği için aralarında yöntem farklılığından bahsedilebilir.

Son olarak, İslâm Felsefesi’ni sistematik bir şekilde okumak ve tahlil etmek için bizlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? İslâm Düşüncesi içerisinde İslâm Felsefesi’nin yerini daha iyi kavramak için ne tür okuma ve çalışmalar yapmalıyız?

İslam Felsefesi’ni tarih olarak görenler var, İslam Felsefesi diye bir şey yoktur Orta Çağ felsefesinin bir parçasıdır diyenler var. Ancak biz İslam Felsefesi’nin var olduğunu ve tarihte kalmış bir etkinlik olmadığını düşünüyoruz. Buradan hareketle bugün İslam kültür ve medeniyeti içerisinde gelişmiş tüm fikri akımları felsefi geleneğimizin parçaları olmaları bakımından inceliyoruz. Bu noktada Türk Felsefesi, İslam Felsefesi ve İnsanlık Felsefesi olarak ele alabileceğimiz düşünce dünyamızla, kültürümüzden hareketle evrensel insanlık mirasına katkı yapabilecek bir bakış açısının gelişimini hedefliyoruz.

İleriye dönük olarak baktığımda yeni neslin İslam Felsefesi ile daha fazla hemhal olacağını düşünüyorum. Çünkü dini yorumu belli bir alana sıkıştıranların günümüz insanını anlaması mümkün değil; bu anlamayı yapabilmek için sistematik okumalarla varlık, bilgi ve değer alanına dair bütüncül görüşler ortaya konulması gerekiyor. Özellikle dini düşünce alanında ortaya çıkan sıkışma ve hareket kısıtlılığı dini tasavvura zarar verdiği gibi insanın inanç noktasında da boşluğa düşmesine sebep olmaktadır. Bu boşluğu doldurma noktasında İslam filozoflarının fikrî mirasından istifadeyle geleneğimizden geleceğe bir pencere açarak anlamlı ve tutarlı bir yaklaşım geliştirebiliriz.

Bu noktada filozoflarımızın düşünce biçimlerini sistematik ve bütüncül okumalarla anlamaya çalışmalıyız. Biz bunu sağlamak için okuma grubundaki arkadaşlarımızla iki tür okuma yapıyoruz. Bunların ilki, roman ve hikâyeler üzerinden değerlendirme tarzında metin merkezli okumalar; ikincisi ise İslam Felsefesi ve Düşünce Tarihi açısından akademik okuma, fişleme tekniği ve metin yazımı merkezli çalışmalardan oluşuyor. Bunların ikisi birlikte yapıldığı zaman okuyucuya hem yazın tecrübesi hem de anlama giden yolda bütüncül bir entelektüel birikim sağlamaktadır. Çünkü okumak, sadece okumak olarak nitelenemez; okumak anlamak, anlamak sorgulamak, sorgulamak da yeni çıkarımlarda bulunmaktır. Bu nedenle tarihsel birimi okurken tekrardan öteye geçmek, bugüne ne diyoruz sorusunu kendimize sormamız gerekiyor.

Bu arada yaşadığımız koşulların insanlara olumlu ya da olumsuz etkilerini de vurgulamamız insanın değişimini ortaya koyması açısından da önemli. Çok zorlu bir süreç geçirdiğimiz pandemi döneminde, görüntülü iletişimin önemini bir kez daha kavradık. Bu noktada İslam Felsefesi ve Türk Düşünce Tarihine dair YouTube üzerinden videolar paylaşarak bizlerden uzak, ama gönüldaş olan dostlarımızla da öğrenme ve anlama sürecimizi daha geniş bir sahaya taşıma imkânını da keşfettik.

Bitirirken İslam Felsefesi’ne olan ilginizden dolayı sizi ve şahsınızda dergi çalışanlarınızı tebrik ediyor, çalışmalarınızla düşünce ve fikir hayatımıza katkılarınızın daim olmasını diliyorum.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir