REFAHA DAİR MÜLAHAZALAR

Refah kelimesi Arapça kökenli olup “insanlara rahat, sağlıklı ve güvenli bir hayat temini edebilecek çeşitli imkânların ve koşulların var olması” anlamına gelmektedir.[1] İnsanın yaşam süresince istediği şeyler arasında tabii olarak rahatlık, sağlıklı olmak ve güvenli bir hayat yer almaktadır. Ve aslında insan iyilik ister. Bahsetmek istediğim iyilik; birey ve toplumun sağlık, huzur ve mutluluğunu amaçlamakta, bir başka deyişle insanın maddi, manevi ve sosyal koşullarını sağlamayı hedeflemektedir.

Lev Nikolayeviç Tolstoy’un ‘‘İnsan Ne ile Yaşar’’ kitabındaki “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım” hikâyesi bir anlamda refahın da ne olduğunu soruyor. Zira hikâyedeki kahramanımız Rusya’da mümbit toprakları olan bir kasabanın çok ucuz fiyata toprak sattığını öğrenir. Her şeyini satıp bu kasabaya gelen kahramanımız toprak sahiplerinin ilginç satış usulü ile karşılaşır. Toprak sahipleri kahramanımıza istedikleri parayı söylerler ve satacakları araziyi kendisinin belirleyeceğini ayrıntılı olarak anlatırlar. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıkılıp güneş batmadan evvel başlanılan noktaya geri dönülürse kahramanımızın çevreleyeceği toprakların tamamının belirledikleri fiyata satacaklarını, eğer başladığı noktaya dönemezse parasının yanacağını ifade ederler. Bu iştahla yürümeye başlayan kahramanımız “hadi şurayı da alayım, şurası da iyiymiş” diyerek akşamı eder. Güneşin bir mızrak boyu kaldığı anda koştura koştura başladığı noktaya dönmeye çalışan kahramanımız büyük bir araziye sahip olacağı hayaliyle ilerlerken hırsının kurbanı olur ve başladığı noktaya az bir mesafe kala oracıkta düşer ve ölür. Kahramanımız geniş bir araziye sahip olayım, çok daha fazlası benim olsun derken canından olur. Büyük bir toprağa kavuşacağı hayaliyle yürürken iki metrelik mezara kavuşmuştur. Hikâyenin sonunda sorulan soruyla baş başa kalırız: “İnsana ne kadar toprak lazım?”. Peki ya insana ne kadar refah lazım?

İnsana ne kadar refahın lazım olduğunu huzur kavramı ile açıklayabileceğimizi düşünmekteyim. Huzur, toplumların hissi bakımdan varlığı için önemli bir unsurdur. Huzur; dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı, erinç anlamlarına gelmekte olup refahın sadece maddi imkânlar değil aynı zamanda manevi ihtiyaçları da içerdiğini göstermektedir. “Bugünün insanı huzuru nerede arıyor?” sorusu aslında günümüz insan ve toplumlarının refahı nerede aradıklarına işaret ediyor. Bugün maddiyatın ve görünenin asıl olduğu, maneviyatın ve hislerin ise tali olduğu, böylece huzurumuzun kaçtığı ve refahın da görülene müptela olduğunu görmekteyiz.

Huzur olmadan refahın da eksik kalacağını iddia etmekle beraber asıl huzurun; iyilik, doğruluk ve güzellik yolu üzerine oturduğuna inanıyorum. İyilik, doğruluk ve güzelliğin merkezde olduğu bu inancın yapı taşları şu şekildedir:

İnsan/Beşer ne ister?

Refahı inanç bağlamında irdelediğimizde peygamberler kıssaları gerçekten çarpıcıdır. İlk olarak Hz. Süleyman (aleyhisselam)’ın refaha dair imtihanını örnek gösterebiliriz. Hz. Süleyman (aleyhisselam) dünya üzerinde Allah tarafından gönderilen maddi anlamda en zengin peygamber olup bu zenginlik ve bollukta, kısacası refaha ermesinde kendisine yol gösterici unsurlar nelerdir sorusunu sormak yerinde olacaktır. Bir diğer peygamber Hz. Yusuf (aleyhisselam)’ın Kur’an-ı Kerim’de uzun uzun anlatılan kıssası da refahın ne olduğunu dinî boyutta işaret etmektedir.[2]

Din olgusu çerçevesinde verilebilecek bir başka örnek ise Hristiyanların dünya malına değer vermeyip üstün/aşkın olanı istemesini gösterebiliriz. Zira bu anlayış Budizm, Hinduizm ve diğer mistik inançlarda da görülmektedir.[3] Bu noktada refahın sadece ekonomik temelli olmayıp manevi yönünün de önemli olduğunu görmekteyiz.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl süresince var olan ve son on yıl içerisinde hâkimiyetini kaybeden refah devleti anlayışı Sanayi Devrimi’nden bu yana etkili olmuştur. Başta Almanya ve İngiltere olmak üzere çeşitli sanayi ülkelerinde yaşanan gelişmelerle birlikte modern refah devletleri doğmaya başlamış, bu dönemde refah devleti kurumları ve uygulamaları açısından bir ‘’Altın Çağ’’ (1945–1975 yılları arası) yaşandığı görülmüştür. Günümüzde ise liberalizm anlayışının temelinde bireyselleşme fikri ile refah devletlerinin tarih sahnesine gömüldüğü ifade edilmektedir. Refah devleti anlayışının en büyük sorunu teknolojik gelişmelerin çok hızlı oluşu ve uluslararası mal, ticaret ve sermaye piyasasındaki küresel pazar olgusudur.[4]

Refah anlayışının tarihsel süreç içerisinde ele alındığı merkez noktası Sanayi Devrimi olmakla birlikte çok daha önce felsefenin doğuşunda refah çok önemli bir yere sahiptir. Eleştirel düşünce ve yüksek kültür ürünleri olarak bilim ve felsefenin doğabilmesi için iki şeyin gerekli olduğunu söylenmektedir. İşte bu gerekli şeylerden biri de refahtır.

Refahın kırdan kente göç eden insanların yaşadığı sorunlarla geliştiği, sanayi öncesi tarım toplumlarında ise refah kavramının gündemde olmadığını görmekteyiz. Üretim ve tüketim çizgisi arasında sıkışan toplumların yaşanılan sorunlara refah düşüncesi ile bir kapı araladığı görülmüş, sendika ve dernekler bu yaşanan sorunlara pansuman olmak ihtiyacı ile kurulmuştur. Bu yapılanmanın Soğuk Savaş Dönemi öncesine kadar altın çağını yaşadığı, liberal anlayışın hâkimiyeti ve teknolojinin de etkisiyle yalnızlaşan kent insanının artık toplumun sorunlarından bihaber kaldığını görmekteyiz. İnsanların ekrandan gördüğü kadarıyla bildiği toplumsal sorunlara ürettiği çözümlerin de yine ekrandan olması kadar doğal bir durum olmadığını ifade etmekle birlikte refahın yüzeyselleştiği bir çağda, maddi refahı arayan ancak manevi anlamda da huzursuz olan bir dünya oluşturmuş bulunmaktayız.


[1] Doğan, Tayyar. Sosyal Politika Kavramları Sözlüğü (2012).

[2] Bursalı, Mustafa Necati. Peygamberler Tarihi. Çelik Yayınevi (2015).

[3] Kollektif. Doğudan Batıya Düşüncenin Serüveni İnsan Yayınları, I. ve II. Cilt (2015).

[4] Buğra, Ayşe & Keyder, Çağlar. Sosyal Politika Yazıları. İletişim Yayınları (2006).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir