RESSAM İLE FÂRİS’İN BULUŞTUĞU YÜZ ALTINCI GÜN

Onu ilk defa Ebu Nusseir Tepesi’nde görmüştü. O saatlerde güneş neredeyse kaybolmak üzereydi. Fâris’in anlatacak çok şeyi vardı. Yolda gelirken yıldızların göğe indiğini söyleyen bir semenderle karşılaştığını, içinden geçtiği aynalı kapıları, her bir kapıdan geçtiğinde boyunun 2 cm uzadığını ve mor yapraklı bir ağaçtan mor bir çiçeği cebine koyup ona getirdiğini söylemek istedi. Gözlerinin gördüğü her şey siyaha boyanana dek yan yana kaldılar ama Fâris bunların hiçbirisini anlatamadı. Çünkü ressam bir resim çizerken yalnızca melekler günlük işlerine devam edebilir ve kendi aralarında şiirler okuyabilirdi. Hatta o gün ressam, Fâris’i fark etmiş miydi, bilmiyorum. Çünkü ona ilk kez aynalı kapılardan geçerek yanına geldiği yüz altıncı gün baktı. Yüz beş gün boyunca her gün bir ikindi gölgesi gibi ressamın yanına uğrayıp geçiverdi Fâris. Anlatmak istediklerini artık önemsiz bulduğundan mı yoksa onlara inanmaktan vazgeçtiğinden midir bilinmez, yavaşça unutmaya başladı her birini. Örneğin 51. gün semenderi hatırlamıyordu artık. Mor ağaçtan bir daha hiç çiçek koparmadı ve boyu da fazlasıyla uzamıştı.

Fâris, ressamın uçsuz bucaksız bir manzara çizdiğini düşündü. Belki de güneşin doğudan batacağı akşamı bekliyordu. Nihayet yüz altıncı günün akşamı ressam yüzüne baktığında ona, karşısında batmakta olan güneş ile başka ülkelerde görünen güneşin aynı olmadığını söyledi. Ressam buna inanmadı.

“Yüz beş gün boyunca sana anlatmak için yanımda yüz beş hikâye taşıdım. Ama onların hepsi, yaylalarda ismini kimsenin bilmediği çiçekleri koklayan esmer kızların anlayabileceği türden şeylerdi. Atlantik’in öbür tarafını bile anlatabilirdim sana. Sen oraları hiç görmedin. Ben de görmedim. Ama yine de biliyorum işte. Bugün sana anlatacak bir şeylerimin olmasını çok isterdim. Fakat bir türlü hatırlayamıyorum onları, özür dilerim.”

Fâris o gün eve dönerken Amman’ın gerçekten de var olmadığını biliyordu artık. Peki Fâris gerçekten var mıydı? Ya da Fâris mi daha çok vardı yoksa ressam mı? Bilmiyorum. Mandalina Kasabası’ndakilerin söylediklerine göre Fâris rivayetlere yürüdü. Ressam ise durduğu yeri çok sevdi. Sazlık Yılı’ndaki büyük kum fırtınasından sonra onları bir daha gören olmadı. Yine Mandalina Kasabası’ndakilerin söylediklerine göre o yıl güneş bir kez doğudan batmış. Ressam her yerde Fâris’i aramış. Ama Fâris o sırada bir kızın rüyasına su taşıyordu. Ve rüyada bir kıza su ikram edilirken bunu yalnızca melekler görebilirdi. Böylece Ressam resmiyle beraber…

Böylece ressam resmiyle beraber… Bildiklerim burada bitiyor. Bu masalın sonunu anlatabilmeyi çok isterdim. Ama masalları yalnızca çocukların seveceğini hatırladım. Ve bir çocuk gördüğümde ise, bunun bir masal olmadığını anladım. Sana anlatacak bir şeylerim olsun isterdim ama artık biliyorsun; Fâris’in anlatamadıklarından fazlası değilim ve unuttuklarıyla aynı yerdeyim. Onun anlatamadıkları rüyada kaldı muhtemelen. Ressamın anlatamadıkları ise o resimden ibaretti. Ressam neyin resmini çizmişti? Hiç kimse göremedi. Belki Fâris’in cebinde unuttuğu mor çiçeği çizmişti. Belki eli yanağında bir Türkmen kızın portresiydi. Beyrut’un güneşli bir resmi de olabilirdi pek tabii. Belki ilkel insanın mağara duvarlarına çizdiği inancı sarıya boyamıştı. Kim bilir, belki de bunların hepsiydi. Yani hiçbiri.

Aslında o resmin akıbetini anlatabilirim sana. Bunu Mandalina Kasabası’ndakiler bilmiyor. Ben de bilmiyorum. Ama anlatabilirim. Çünkü Efsan Ülkesi’nden bir keşiş, metruk mabedinin duvarına şunları yazmıştı:

Mekânlardan oluşmuş zamanlarda kadim dünyanın anlamını çözemediği bir resim, Ölü Deniz’in Amman kıyılarından tuzlu suya bırakıldı. Bir gün o resim, İsrail kıyılarında ateş böceklerini kovalayan Filistinli çocukların ayağına değdi. Bu kıssanın hissesi hiçbir kutsal kitapta bulunamadı. Mitoloji ise bir filin sırtında Tartaros’a varmakta.  

RESSAM İLE FÂRİS’İN BULUŞTUĞU YÜZ ALTINCI GÜN” için 5 yorum

  • 26 Ağustos 2020 tarihinde, saat 14:58
    Permalink

    Çok güzel yazmışsınız. Devamını dilerim,başarılar 🙂

    Yanıtla
  • 26 Ağustos 2020 tarihinde, saat 15:10
    Permalink

    Ahh.. nasıl güzel bir yazı. İçinde altını çizmek istediğim cümleler, sonu ne olacak diye merak ettiğim masal ve o son paragraftaki kalbime ilmekle işlenen cümle: ‘Bir gün o resim, İsrail kıyılarında ateş böceklerini kovalayan Filistinli çocukların ayağına değdi. Bu kıssanın hissesi hiçbir kutsal kitapta bulunamadı.’ 
    Kalemine sağlık Hayrunnisa.

    Yanıtla
  • 26 Ağustos 2020 tarihinde, saat 15:51
    Permalink

    Ressam inansın, karşısında batmakta olan güneş ile başka ülkelerde görünen güneş aynı değil hatta ikimiz otursak yan yana baktığımız güneş bile aynı değil.
    Sevgili yazar; ben masallara inanırım, sen güzel inandırırsın. Yüreğine sağlık. Mor yapraklı ağaçtan, mor çiçek istiyorum bilginize..

    Yanıtla
  • 26 Ağustos 2020 tarihinde, saat 17:20
    Permalink

    Ben bu asrın çocuğu değilim, yoksa bu denli kaybolamazdım bu hikayenin içinde… Kaleminize sağlık.

    Yanıtla
  • 26 Ağustos 2020 tarihinde, saat 22:55
    Permalink

    Kalemine hayran kaldım, umarım devami gelir, okumayi cok isterim

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir