RÜZGÂR

İkindi rüzgârı penceremdeki perdeyi narin bir şekilde dansa kaldırıyor. Sadece izliyorum. Tenime çarpan bu ılık rüzgârın gönlümle buluşmasını yazıyorum aklıma. İçeriye çiçek kokuları doluyor. Nasıl da seviyorum bu mevsimi.

Oğlum sesleniyor içeriden. Odamdan çıkıyorum. Ev kalabalık. Herkes beni izliyormuş gibi bir izlenime kapılıyorum aniden. Sahi, neden herkes burada? İzmir’den kuzenim de gelmiş. Canım. Ne zamandır uzunca sohbet edemedik. Annelik hali işte. Söylerlerdi de inanmazdım. İnsan gerçekten büyülü bir yorgunluğun pençesine düşüyor. Kurtulabilene aşk olsun!

Oğlum tekrar sesleniyor. Odasına doğru gidiyorum. Kimse kıpırdamıyor. Şaşırıyorum. Yanlış bir şey mi yaptım?

-“Geldim annecim” diyerek açıyorum kapıyı. Her zamanki çarpık gülüşüyle bakıyor yüzüme. Bana verilen hiçbir sıfat, söylenen hiçbir hitap dört yaşında bir çocuğun anne demesinden daha tatlı gelmedi. Uykusu gelmiş, masal istiyor. Bu saatlerde uyumayı çok seviyor. Hala gözü üzerimde herkesin. Bugün de herkes bir tuhaf. Ama şu an bunu düşünecek vaktim yok. Oğluma sarılıp, uyuduğunu görmeden bu odadan çıkamam. Kapıyı kapatıyorum. Herkes biraz daha beklemeli.

Öpüşüp koklaşıyoruz. Rüzgâr bana sarılarak uyumayı alışkanlık edindi. Bıraksın istiyorum bir yandan, alışmasın. Ama çok da memnunum aslında bu durumdan. Ona sarılınca bütün dünyayı kucaklıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum her seferinde.

Her zaman anlattığım masalı tekrar anlatmaya başlıyorum. Masal anlatırken onun gibi konuşmayı da çok seviyorum. Sonuçta birkaç yıl sonra r’ler gerçekten ‘r’ olacak ve ben bir daha onlara ‘y’ deme fırsatı yakalayamayacağım. Rüzgar’a şebeklik mi yapıyorum, kendimce oyun mu oynuyorum belli değil. Anne oldum belki ama hala büyüyemedim.

Rüzgâr uyudu. Tam odadan çıkacakken annem içeriye geliyor. Yüzünde tuhaf bir ifade var, anlam veremiyorum. “Hadi kızım, artık çıkmamız gerekiyor.” diyor. Bugün bir yere mi gidecektik? Annemin arkasından evdeki kalabalığın bizi izlediğini, bize doğru yaklaştığını görüyorum. Geriye dönüyorum hemen. Birazdan üzülecekmişim gibi bir his var içimde. Rüzgar’ın yatağına bakıyorum. Boş. Az önce uyutmadım mı ben oğlumu?

Rüzgâr nerede diye bağırmaya başlıyorum sonra. Hatırlamak istemediğim düşünceler üşüşüyor, hepsi bıçak gibi. Hayır, hayır, hayır. Bacaklarımı hissetmiyorum. Nefesim kesiliyor.

Gözlerimi açtığımda hastane odasındayım. Bu kez her şey net. Bu kez dünya dönmüyor. Annemle babam başımda. Beni mezarlığa götürün diyorum. İkiletmiyorlar.

Bu ikindi, bir mezarın toprağına karışıyorum. Genç bir baba ile dört yaşında bir evlat koyun koyuna yatıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir