SÂDIK HİDÂYET-KÖR BAYKUŞ

Bu ay ayın kitabı olarak seçtiğimiz eser Modern İran Edebiyatı’nın başyapıtlarından sayılan Kör Baykuş. Bu kitap Sâdık Hidayet’in ilk kitabı olma özelliğini taşıyor ve Sâdık Hidayet ile daha önce tanışmadıysanız güzel bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Eserin Türkçe çevirisi Yapı Kredi Yayınlarından çıkmış. Behçet Necatigil’in muhteşem çevirisi ile son derece akıcı ve sürükleyici bir eser. Öyle ki Yapı Kredi Yayınları “ölmeden önce okunması gereken bin bir kitap” etiketi ile paylaşmıştır.

Kitabın yazarını bilmeden kitabı tam manasıyla anlamak mümkün değildir, yazarını bilmeden okuduğumuz kitapların yolculuğunu doğru bir şekilde tamamladığımızı düşünmüyorum. Bilhassa Kör Baykuş’u anlamak için Sâdık Hidayet’i tanımak gerekiyor. Hidayet 1902 yılında Tahran’da doğmuş, modern bir Batı eğitimi almış ve hayatı boyunca bir arada kalmışlık yaşamış; ne Doğulu olabilmiş ne Batılı olabilmiş. Gazetecilik yapmış, dönem dönem yazarlık yapmış, kendi ülkesine uzun bir süre dönememiş hatta öyle ki, yazdığı eser İran’da kabul görmediği için ilk olarak Hindistan’da basılmış. Fakat günümüze baktığımızda birçok dile çevrilmiş ve eleştirmenler tarafından kabul görmüş bir eserdir tabii. Oldukça ince bir eser olmasının yanında çok derin bir eser oluşu romanın etkisini de gözler önüne sermekte.

Hidayet kitaba başlarken yazma sebebini şu şekilde satırlara döküyor ; “Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. Duvardan doğru eğilmiş, yazdıklarımı oburca yutmak, yok etmek isteyen gölgeme. İşte onun için denemek istiyorum: birbirimizi ola ki daha iyi tanırız. Uzun zamandır başkalarıyla tüm bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum. (…) ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım.” Ve kitap gerçekle hayal arasında gidip geliyor, okurken anlatılanlar yazarın yaşadıkları mı yoksa hayal dünyasındakileri mi ayırt etmek güç oluyor pek çok noktada. Bu üslubu yazarın gerçekten buhranlı bir karakter olduğunu gözler önüne seriyor. Elbette bu demek değil ki eser karanlık ve buhran dolu bir eser, aksine bunca karmaşık yapısına rağmen çok akıcı bir eser. Bitirildiğinde defalarca tekrar okuma hissi uyandıran eserlerden.

Sâdık Hidayet maalesef 1951 yılında Paris’te bir daire kiralıyor ve burada hayatına son veriyor, onun hem kitapta yansıttığı karakter hem gerçek hayatı buhranlarla dolu. Hiçbir yere aidiyet sağlayamamış bir karakter bu yüzden okuyanda etkiler bırakacak türden bir eser.

Kitabın sonunda ek olarak verilen Hidayet’in arkadaşı Bozorg Alevi tarafından yazılmış biyografisi bulunmakta. Bir paragrafta Hidayet’in ölümünden birkaç yıl önce kaleme alınmış satırları şu şekilde aktarmakta; “Hayat hikâyemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim, ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı… Bırak gitsin yaramaz! Çevrem böyle görüyorlardı beni, haklıydılar belki de.”

Biyografinin son paragrafı da Hidayet ve eserleri konusunda bir deneyim sağlayabilir, “Hidayet, kendisi, bütün o acılardan kendi isteğiyle ölerek kurtuldu. Ümitsizliğe düşmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, yurdundaki durum ve şartların olumlu bir değişme geçireceğine ilişkin ümitlerini boşa çıkarmıştı. Bir kurtuluş yolu görmüyor, kendini horlanmış, yenik hissediyordu.”

Velhasıl kimilerinin ‘insanı paramparça eden bu eser’ olarak tanımladığı bu kitap okuyanın zihninde büyüsünü uzun süre koruyacaktır, iyi okumalar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir