SAHİBİ VAR!

Kuş cıvıltılarına karışan yağmur damlalarının ahenkli sesini dinliyordum. Dilsizlerin yattığı yerden kalkmasını bekliyordum. Çiseleyen yağmurun altında gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir beklenti içerisinde oturuyordum. Yağmur uyandırsa beni, kuşlar gösterse rotamı, kanat çırparak uçanların kaybolmayacağını anlatsa annem… O zaman anlar mıydım? Niçin taş duvarla çevrili toprak tümseklerinin göze çarptığı şu vahanın ortasında bulunduğumu?

Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Etrafımda koşuşturan insanlar vardı. Ne yapmaya çalışıyorlar? Bilmiyordum ama seslerini duyuyordum. Biri: “Şu çeşmeden hortumu uzatın.” diye bağırıyordu. Diğeri: “O hortum olmaz, ölülerimizi suluyoruz onunla. Şişeden içirin.” diyordu. Ben: “İyiyim, suya gerek yok.” demeyi istiyordum ama diyemiyordum. Başımın arkasından bir el destek oluyordu “Hadi iç ablacığım şu suyu.” derken. Açmak istemiyordum ağzımı. Oruçtum ben, orucum bozulacaktı ağzımı açarsam. Açmamak için çırpınıyordum ama nafile. “Eyvah, orucum bozuldu. Allah’ım kendi irademle içmedim.” diye ağlamaya başlıyordum. İçimdeki sızı gözyaşı olup akıyordu. Bu irili ufaklı insanlar benden daha güçlüydüler ve ben karşı koyamıyordum onlara. Ses etmiyordum artık. İçimden avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Onlar duymuyorlardı.

“Şu mezarın dibindeki boşluğa uzatın ayaklarını. Tansiyonu düşmüştür, şekeri çıkmıştır.” gibi tahminlerde bulunuyorlardı. Ne mezarı, ne ölüsü? Anlamıyordum, gerçekten anlamıyordum. Ben neredeydim? Gözümü açmaya başlıyordum. Yeşil, otsu bitkilerin kokusu dolmuştu içime. Beyaz güller de vardı fakat onların kokusunu alamıyordum. Ne olmuştu ki enfes kokan bu güllere, sadece görüntüleriyle boy gösteriyorlardı? Güllerin güzelliğinden gözlerimi alamazken etrafımda üst üste iki sıra edilmiş briketten duvar çevrili olduğunu çok sonra fark ediyordum. Kafamı biraz daha yana çevirince alaca mermer taşıyla duran heybetli mezarı ve hiç insan kokusundan beslenmemişçesine üzerinde açan o beyaz gülleri görüyordum. Demek insan kokusu gül kokusunu yenmişti. Tuhaf kokular sarıyordu etrafımı. Kokunun duman olup uçuşunu gözlemlerken kabir ziyaretine geldiğimi hatırlıyordum. Yattığım yerden kalkmaya çalışırken beni yatırdıkları boşluğun sahibinin olduğunu söylemeye yelteniyor, söyleyemiyordum, sonra da susuyordum. “Neden beni buraya yatırdınız? Orası dedemin babaannem için ayırdığı mezar yeri.” demek istiyordum. Ama diyemiyordum, utanıyordum. “İnsan bu dünyayı terk etmeden eşine en afili yeri seçer mi? Bak, eşini öbür dünyada da yanında yamacında istiyor. Ne güzel, ne güzel sevgi. Herkese nasip olmaz.” gibi cümlelerle koltuklarını kabartan dedemin ayırdığı mezar yerine bakarken ben utanıyordum. Yüzümü kapatıp ağlamaya başlıyordum. Ölmüşlere, yaşayanlara, iyilere, kötülere ağlıyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra. Az önce su veren insanlar deli olduğumu düşünmeye başlıyorlardı. Akıllarından geçenleri okuyordum. Hepsinin düşüncesi, sıralanmış mezar taşlarındaki yazılar gibi oyuk ve siyahtı. “Akli melekeleri yok galiba, Allah yardımcısı olsun.” demeyi eksik etmiyorlardı.

Günler geçiyor, kuşlar uçuyor, güller yeniden açıyor, kişiler değişiyordu. Yine ben kalıyordum o derme çatma briket duvarın ortasında, tek başına.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

One thought on “SAHİBİ VAR!

  • 23 Mayıs 2021 tarihinde, saat 20:37
    Permalink

    Dilinize sağlık hocam. 👌

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir