ŞEB-İ YELDÂ BİLE GÜN DOĞANA KADAR

İşte tüm görkemiyle hayat… bunu her zaman duyarsınız çölde. Onu bulmak ve korumak öylesine güç ve çetindir ki, bu yüzden her zaman bir armağan, bir define ya da bir sürpriz gibidir. “
Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol romanından.

27 Temmuz, 00.28

Wadi Rum, yıldızların altı

                Geç yenen akşam yemeğinden sonra çadırlarda uykuya dalmaya çalışıyorduk. Susuz ve kırgın hissediyordum. Gün doğmadan yola çıkmış, Petra şehrinde el-Hazne’den el-Deir Manastırı’na sekiz yüz basamak yürümüş ve gün batımıyla beraber nihayet Wadi Rum’a gelmiştik. Bu günü yaşayabilmeyi ne kadar çok istemiştim. Yetmiş beş gündür düşlediğim yerdeydim. İçinde mevsimlerce hatıranın muhasebesini biriktirdiğim yetmiş beş gün getirmiştim yanımda. Fakat böyle mi olmalıydı? En güzel duyguların en içten haliyle yaşandığı bir günün durgun gecesine itilmiş gibiydim. Bunca zaman bekledikten sonra bulmak istediğimi bulamamaktan, eve eli boş dönmekten korkuyordum. Bir hayalin kırılmaya karşı meyli, cesaretimi altüst ediyor olmalıydı ki çöle gelir gelmez uykuya kaçmak istemiştim. Ama ruhumun başını yaslayamıyordum yastığa.

                Bugün tekrar o geceyi düşündüğümde daha iyi anlıyorum ki; çadırın ağır kokusu, susuzluk ve incinmiş ayağım değildi içimdeki burukluğun sebebi. Belki de kalabalıktan sıyrılamamanın, sıyrılıp da kendimi bulamamanın, insanlardan bekleyemeyeceğimi anladığım isimsiz bir tesellinin arayışı altında eziliyordum. Henüz yıldızlara bile bakamadan o çadırda sabahı mı bekleyecektim? Arkadaşlarımı rahatsız etmekten çekinerek sessizce ayrılıyorum çadırdan.

                Kum tanelerinin kendilerine has nağmeleri eşliğinde insanlardan ve kamp alanından uzaklaşıyorum. Ben uzaklaştıkça ardımdaki kampın ışıkları azalıyor, sesler kayboluyor ve karanlık yoğunlaşıyordu. Yeterince uzaklaştığımı anladığımda duruyorum. Tepelerden akıp da durulmuş; çok şey anlatarak susmuş gibi bir durmaktı bu. Her ne kadar karanlıkta göremesem de kum tepeciklerini, önümde ıssız bir çölün uzanıp gittiğini biliyordum. Kendi yolunu arayan her kâşifin karşısına çıkan çöl değil misin sen? Hacer’in sabrını sınayan, Muhammed Esed’e yeni bir hayatı fısıldayan, Kays’ı mecnun eden çöl değil misin? Efsanelere taşmayacak bir hikâyeyle ve hiç de umut vadetmeyen sebeplerle ben de bırakılıverdim işte soğuğuna.

                Yavaşça başımı yukarı kaldırıyor ve sayısız yıldızla göz göze geliyorum. Manzaranın mucizevi güzelliği beni baştan aşağı sarsmıştı. Ya gök yere inmiş ya da ben göğe yükselmiştim. Allah, benden aldıklarının karşılığında yıldızları başucuma kondurmuştu sanki. Ağrıyan gözlerimden yaşlar dökülüveriyor hemen. Eğer bu, Bin Bir Gece Masalları’ndan bir gece olsaydı, sabrın gözyaşları eminim gökyüzüne akardı.

                Ani bir kararla beni bu ülkeye getiren ve benim sonuç sandığım olgular, belki de sonuç değil bir sebepler bütünüydü. Belki de kendi şehrimi, yıldızları görebileyim diye terk etmiştim. Ve her şey, ben yıldızları görebileyim diye terk etmişti beni. Meğer bütün yolu, başımı biraz yukarı kaldırmaya cesaret edebileyim diye gelmişim. Bu duygu, zamanın ve mekânın dışına sürüklüyordu beni. Her şeyden öte, her şeyden beriydim. Ânın bu küçük mucizesine daha fazla direnemeyerek ve güzelliği bozma korkusuyla yavaşça yere oturuyorum. Yere yakın olduğumu anlamak hala gerçeğin içinde olduğumu hatırlatmıştı. Huzurun içine yayılma arzusuyla boylu boyunca uzanıyorum kuma. Boylu boyunca serilmek hatta dökülmek yere. Uzuv uzuv karışmak ve boşlukta üşümek…

                Nihayet, dedim. Nihayet baş başayız Rabbim. Eğer bunu inanarak söyleyebiliyorsam gerçekten de güvende olmalıydım. Günün hiçbir vaktinin tam anlamıyla yaşanmadığı şehirlerde böyle hissedebilmek ne de zordu. Oysa şimdi, nefesimi duyacak kadar büyük bir sessizlikteyken O’ndan ve benden başka hiçbir şey yoktu. Benliğime tanınmış hangi hak şu anki kadar hür hissettirebilirdi? Yalnız değildim ve aslında hiç yalnız bırakılmamıştım. Avucumda biriken her bir kum tanesinin habercisi, benden de haberdardı. Üstümdeki gecenin sahibi, karanlığa dizdiği yıldızlar adedince umudu kaydırırken yüreğime, başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. Çölün yüreğime seslenişi, ihtiyacım olan o teselli ve isimsiz bir farkındalıktan başka bir şey değildi.  Günler sonra ülkeme döndüğümde okuyacağım bir kitabın şu cümlesi benim için tam da bu anın tarifi olacaktı:

“Bir kalp vuruşu kadar kısa bir sürede içimize doğan ve bir parıldayışta bizi ve baktığımız dünyayı aydınlatan o nadir içe doğuş anlarının aydınlığı…” Bu benim keşfimdi. Kalbime akan sayısız yolun keşfi. Ve ben bu keşfe erene dek ne çok yazık etmiştim kendime; onu ne kadar da görmezden gelmiştim. Kendimle hasret gidermek için güzel ve serin bir yer, diyorum sessizce. Buna inanmak istiyor ve kanatlanıp uçacakmışçasına hafifliyorum.

                Evet, ben 27 Temmuz gecesi Wadi Rum’da sabahlarken insanlara yakın olan pek çok duygudan uzaktım. Yokluğunu hissettiğim her şey için ayrı bir serap gördüm. Ve bütün gece yıldızların yakınlığına ağladım. Çöller gündüzleri sıcak, geceleri soğuktur. Coğrafya derslerinden zihnimde kalan bu bilgi o an beni etkilememişti. Yeri yatağım göğü de örtüm seçerek kendime eşsiz bir hediye vermiştim. Tam o an gelebilirdi bir kum fırtınası ve ben gömülebilirdim kuma; gönül rahatlığıyla, mutlu olaraktan. Ve hatta ölebilirdim de o gece.

                Büyülü manzaraya daha fazla bakamıyor gözlerim ve sessizce kapanıyorlar. Soğuğa teslim oluyorum.

                Gözlerimi açtığımda gökyüzünün rengi günün hangi vaktinde olduğumu anlamama yardımcı olmadı. Çadırdan getirdiğim yeşil ekoseli battaniye muhtemelen yetmemişti; korkunç derecede üşüyordum. Hızla çadıra girdim fakat uykuya dalamadan gün doğumu için çölün farklı bir noktasına hareket etmek üzere yola çıktık.

Sabah saat altı civarı. Arkadaşlarımla çölün eşsiz kızıllığını seyrediyoruz. Eğer Betül gece beni aramaya çıktığını söylemeseydi her şeyin bir rüya olduğuna inanmaya hazırdım. Tam da bu esnada arkamızdaki safaricinin en güzel ana sebep olacak olan şu cümlesiyle harekete geçiyoruz:

Güneşe doğru ilerleyin!

                Bunun üzerine küçük bir kum tepeciğini aşıyoruz ve olan oluyor. Güneşle karşı karşıya, güneşle baş başa. Ona bu kadar yakın olduğuma göre dünyadan epey uzaklaşmış olmalıydım. Wadi Rum’a neden yeryüzünün Mars’ı diyorlardı o zaman anladım. Ve o an kumdan tepenin üstünde kendime bir söz verdim.

Bundan sonra daima güneşe doğru ilerleyecektim.

ŞEB-İ YELDÂ BİLE GÜN DOĞANA KADAR” için 2 yorum

  • 27 Eylül 2019 tarihinde, saat 20:20
    Permalink

    Kalbin kadar güzel. 🧡

    Yanıtla
    • 28 Eylül 2019 tarihinde, saat 17:53
      Permalink

      Çok teşekkürler ❤️

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir