SELEFİLİĞİN KÖKENLERİ VE ÇAĞIMIZDAKİ KONUMU

Hızlı fetihlerle birlikte geniş bir coğrafyaya yayılan İslâm devleti, gittikleri yerde birçok yeni medeniyet ve kültürle tanışmıştır. İran, Suriye, Horasan, Anadolu gibi derin bir tarih ve geleneğe sahip bölgelerde farklı inanç ve yaşayışlarla karşılaşmıştır. Buralardaki halkın yavaş yavaş İslamiyet’i benimsemesiyle birlikte yaşanan sorunlara, dinî bir çözüm bulma noktasında günümüzde de halen devam eden tartışmalar ortaya çıkmıştır. İleride birçok kırılma ve ayrılmaya sebep olacak din tasavvurlarının bu dönemde başladığını söyleyebiliriz.

Özellikle Maveraünnehir bölgesindeki özgür düşünce ve akılcı zihniyetin varlığı, İslam’ın buraya gelmesiyle birlikte dinî düşünceyle birleşerek Re’y Ekolü’nün doğmasına yol açmıştır. Abdullah İbn Mes’ud’un öncülüğünde Kûfe’de ortaya çıkan bu zihniyet, Ebu Hanife’nin tarih sahnesine çıkmasıyla İslâm dünyasında Ehl-i Hadis’le birlikte iki düşünce yapısından birisini teşkil etmeye başlamıştır. Böylece tarih boyunca sürecek olan ihtilaflar, Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey üzerinden devam etmiştir.

Akılcılığı, kıyası, içtihadı, fikir üretmeyi, yeni görüşler ortaya koymayı esas alan Rey Ekolü, İslâm toplumunda ilk kez karşılaşılan sorunlara bu zihniyetle yaklaşarak çözüm bulmaya çalışıyordu. Fakat Ehl-i Rey’in bu tutumunu yanlış bulan, bid’at olarak nitelendiren, cemaatin dışında kaldığını iddia eden bir grup daha vardı ki bunlar da Ehl-i Hadis olarak nitelendirilirler. Sıkı sıkıya nassa bağlı, koyu nakilci, gelenek yanlısı, aklı dışlayan Ehl-i Hadis, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel gibi isimlerin öncülüğünde her zaman söz sahibi olmayı başarmıştır.

Kendileri gibi düşünmeyenleri yok sayan, onları sapkınlığa düşmekle suçlayan Ehl-i Hadis, yeni sorunları çözme noktasında Kitab, Sünnet ve selefin görüşleri dışında hiçbir fikri kabul etmiyordu. Akıldan ziyade zayıf bile olsa rivayetlerin kabul edilmesi gerektiğini, çözümün mutlaka geçmişte ortaya konduğunu savunurlar. Böylece aklı nakil’in karşısına koyup onu görmezden gelerek şekilci, tutucu, yeniliğe kapalı bir din tasavvurunun doğmasına sebep olmuşlardır. Şafiilik, Zahiriye, Hanbelilik gibi mezheplerin esas vurgusu, Selef’tir.

Ahmed b. Hanbel’in (780-855) özellikle Mihne olaylarındaki gösterdiği tavırla motivasyon bulan bu hareket, yine Hanbeliler tarafından devam ettirildi. İlerleyen zamanlarda Haçlı Seferleri, Moğol istilası gibi büyük sıkıntılarla uğraşan İslâm toplumunu bir arada tutmak, onların birliğini sağlamak amacıyla ortaya çıkan ve Hanbeli bir aileye mensup olan İbn Teymiyye (1263-1328), Selefî zihniyeti daha sistematik ve güçlü bir konuma getirdi. O da Selef’e vurgu yaptıktan sonra kelamı, tasavvufu, Şiiliği eleştirerek öze dönüş çağrısında bulundu.

Selefiliğin siyasal bir hâl almasına ve günümüzde etkisini daha çok siyaset ve devlet kavramları üzerinden yürümesine sebep olan kişi, Arabistan’da yaşayan Muhammed b. Abdulvahhap’tır (1703-1787). Osmanlı Devleti’nin birçok sorunla karşı karşıya geldiği, gücünü yitirmeye başladığı bir dönemde ortaya çıkan Abdulvahhab, tahrik ve manipülasyonlara açık bir halde bulunan bedevileri etkisi altına almayı başardı. Dinî ve sosyal hayatta içe kapanık, kitabi kültür ve şehir hayatından uzak, eğitimsiz, itaati reddeden bedeviler, Abdulvahhab’ın söylemleriyle yeni bir ivme kazanarak bugün Vahhabilik de denilen katı, sert, tavizsiz bir din tasavvuruna sahip olmuşlardır.

Selefiliğin devamı olan Vahhabilik, köklerini Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiyye’de bularak onlar gibi Selef’i öncelemişlerdir. Öze dönüş çağrısı altında insanları etki altında bırakarak, günümüze kadar güçlü bir şekilde devam eden neo-selefi zihniyetin temelini oluşturmuşlardır. Özellikle kriz anlarında daha bariz bir şekilde ortaya çıkan Selefilik, Kur’an ve Sünnet söylemiyle kendilerine meşru bir zemin hazırlayarak kitleleri etraflarında toplamışlardır. Bugün Suudi Arabistan’ın resmî mezhebi olan Vahhabilik, birçok yönden eleştiriye açık ve mutlaka sorgulanması gereken bir zihniyet olarak karşımızda durmaktadır.

Selefiliğin günümüz sorunları karşısındaki yerine gelecek olursak, bunun çok yönlü bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Kur’an ve Sünnet mottosuyla kendisini meşru zemine yaslayan Selefiliğin kökenlerini, “Hakimiyet Allah’ındır!” gibi bir sloganla ortaya çıkan Haricilere kadar götürebiliriz. Selefiliğin en önemli uzantısı olan Vahhabiliğin Arap coğrafyasında bedeviler tarafından benimsenmesinden hareketle, yine aynı yaşantıya sahip insanların Haricilik taraftarı olduğunu düşünebiliriz. Onlar da aynı mantıkla hareket ederek, sloganlara sığınan bir din anlayışıyla ortaya çıkmışlardır.

Duygusuz, anlayışsız, tahammülsüz bir din tasavvuru görüntüsü veren Selefilik, her türlü yeniliğe kapalı ve dogma bir tavırla tarihin her devrinde, Haricilerden günümüze kadar uzanan süreçte, daha çok radikal ve tepkisel hareket eden kitlelerin sığındığı bir liman olmuştur. Yaşanan sorunlara şiddet ve savaş üzerinden çözüm üretmeye çalışan bu hareket, Kur’an ve Sünnet adına yıkıcı olmuş ve bozgunculuk yapmıştır. Hz. Ali’nin katliyle başlayan bu süreç, Vahhabiliğin Osmanlı Devleti’ne karşı giriştiği isyanla kendisine bir devlet kurmuş, bu tarihten sonra da Müslümanların terör eylemleriyle özdeşleştirilmesine sebep olmuştur.

11 Eylül olaylarından sonra şiddetini artırarak devam eden İslamafobi, Batı’nın sömürge düzeninde kullandığı en önemli argümanlardandır. İslamî olduğunu söyleyerek ortaya çıkan, Kur’an ve Sünnet’i önceleyen, klasik kaynaklarımızı ders olarak okutan, Selef’e yaslanan birtakım radikal örgütlerin din adı altında giriştikleri katliamlar, intihar ve terör eylemleri, ifsad edici fikirler vs. Batı’nın İslam coğrafyasına müdahalesine dayanak oluşturmuştur. Haricilerin yaptığı gibi, “Hakimiyet Allah’ındır!” diyerek İslam devleti kuracağız nidaları atanların, modern dünyanın çıkmazlarıyla boğuşan gençler için cazibe merkezi olduğunu söyleyebiliriz.

Sağlıklı bir din ve dünya görüşüne sahip olamayan gençlerin, yukarıda bahsettiğimiz zihniyet karşısında etkilenmesi kaçınılmazdır. Din adı altında her türlü yıkıcı ve bozguncu anlayışa sahip olan neo-selefilerin, çözüm önerisi olarak yine tarihteki örneklerine benzer bir şekilde Kur’an ve Sünnet’i vurguladığını söyleyebiliriz. Özellikle Orta Doğu bölgesinde yıllardır işkencelere, katliamlara, yokluklara, açlıklara maruz kalan kitleler, bu göz boyayıcı zihniyetin aslında onların temiz din duygusunu sömürdüğünü fark edememeleri radikal örgütlerin direncini ve kalıcılığını artırmaktadır.

Bugün el-Kaide, DAEŞ,  Boko Haram, eş-Şebab isimleriyle ortaya çıkan radikal İslamcı örgütlerin bu sebepler sayesinde kendisine taraftar bulduğunu, ciddi bir kesim tarafından kabul gördüğünü ifade edebiliriz. Dünyayı darü’l-harp, vatandaşı oldukları devletleri şeytanın ordusu olarak görüp kendilerini İslam davetçileri şeklinde tanıtan bu örgütler, aynı mantık doğrultusunda Müslümanları tekfir edip onları öldürmekten bile çekinmemektedir. İslam dininin evrenselliğine, hoşgörü ve barışı önceleyen öğretilerine açıkça aykırı olan bu zihniyet, Ehl-i Sünnet ve Selef çizgisinde olduğunu iddia ederek yaptıklarına meşru bir zemin hazırlamanın yanında, esasen Batı’nın da taşeronluğunu üstlenmektedirler. Böylece Müslüman ülkeler işgale açık bir hâle gelmekte, Müslümanlar dünya kamuoyunda terör yanlısı olarak anılmaktadır.

KAYNAKÇA:

Bulut, İbrahim, İslam Mezhepleri Tarihi, DİB, Ank. 2016
İşcan, Mehmet Zeki, Selefilik, Kitap Yay., İst. 2014
Öz, Mustafa, Anahatlarıyla İslâm Mezhepleri Tarihi, Ensar Yay., İst. 2012
Sarmış, İbrahim, Şura’dan Saltanata Teokrasiye ve Laisizme Yönetim, Düşün Yay., İst. 2012
Türkmen, Hamza, Türkiye’de İslamcılığın Kökenleri, Ekin Yay., İst. 2013
Uludağ, Süleyman, İslam Düşüncesinin Yapısı, Dergâh Yay., İst. 2018
Uyanık, Mevlüt, Selefi Zihniyet ve Türkiye, Ay Yay., İst. 2018

SELEFİLİĞİN KÖKENLERİ VE ÇAĞIMIZDAKİ KONUMU” için bir yorum

  • 10 Haziran 2020 tarihinde, saat 07:44
    Permalink

    Bence selefiler ne kadar taraflı ise sizde yazınızi o kadar taraflı yazmışsınız.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir