SEN KAÇ PARA MAAŞ ALIYORSUN?

Sıcağın, kaynayan pekmez kazanından yükselen buhar gibi, yeryüzünden dumanlar çıkarttığı bir ağustos günüydü. Her tatil günümde olduğu gibi, kahvaltımı yine öğlene doğru yaptım. Niyetimi ikindi vaktini Arifağa Camii’nde kılmaya ayarlamıştım. Ondan önce aklımda biraz çarşı-pazarı dolaşmak vardı ama aklıma geldiği gibi caydım. Zira güneşin ateşten okları sırtımı daha pencere kenarında otururken yakmaya başlamıştı.

Vakit ikindiye yaklaşırken camiye doğru yavaşça yollandım. Vardığımda yine gönlüme yemyeşil akisler dolduran mütevazı duruşuyla karşıladı beni Arifağa Camii. İlçenin merkezinde geçirdiği senelere rağmen yaşlanmamış, aksine dökülen her takvim yaprağıyla birlikte göğermişti. Yıllara meydan okuyan nurani sakallı, misafirperver ihtiyarlar gibi, ilçeye ziyarete gelenleri karşılıyordu. Şekerin çayda, muhabbetin damakta eridiği bahçesindeki çay ocağında oturanların sinesine ferahlık dolduyordu.

Camiden çıktıktan sonra namazı cemaatle kılmanın verdiği iç huzuruyla ikindi serinliğinin tadını çıkarabileceğim bir yer aradım. Caminin tam karşısındaki kaldırımda, çevresi banklarla, ağaçlarla çevrelenmiş fıskiyeler vardı. Oraya oturup çevreyi temaşaya daldım. Bu sırada on bir-on iki yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim, sütlü çikolata kadar esmer tenli iki erkek çocuğu, fıskiyelerin karşısındaki emniyet müdürlüğüne yaklaştı. Pejmürde halleriyle mahzun bir sokak çocuğu ya da fakir bir kimsenin doğurup sokakların insafına terk ettiği iki gariban gibiydiler. Üstleri başları perişan olmasına rağmen kıyafetlerinin rengi, bir takımın renkleri gibi, ayrılmaz ikili olduklarını tesciller gibiydi. Birinin üzerinde koyu lacivert pantolonla tişört, diğerininkinde hardal sarısı tişörtle pantolon vardı. Yuvalarında meraktan dört dönen çipil çipil gözleriyle bir şey arıyorlardı.

Çekingen, ürkek, yarı utangaç tavırlarla nöbetçi polisleri gözetliyorlardı. Biri kaldırıma oturdu; düşünen adam heykelindeki gibi, kolunun dirseğini dizine yerleştirip başını da elinin ayasına dayadı. Sıcaktan ızgaraya dönen kaldırımın üzerinde hayaller âleminin serinliğine daldı. Diğeri, elleriyle polisin elindeki silahı taklit ediyor, nişan alırmış gibi yapıyor; kendini çatışmanın ortasında arkadaşlarını kurtaran kahraman bir polis memuru gibi hayal ediyordu.

Düşünen çocuk, daldığı hayaller âleminden kafasını kaldırıp, garip hareketlerle dikkatini çekmeye çalışan, yalvaran gözlerle onun da kendisine katılmasını isteyen arkadaşına katıldı. Biri diğerini kolluyor, sanki karşıda düşman varmış gibi siper yaptığı çöp konteynırının ardından arada bir başını kaldırıp ateş edermiş gibi yapıyordu. Diğer çocuk da gizli, sinsi hareketlerle biraz ilerideki düşman belledikleri ağaca yaklaşmaya çalışıyordu. Ağaca yaklaşmaya çalışan çocuğun oyundan başka bir şeyi görmeyen gözleri, önündeki taşı görmedi ve çocuk yüzüstü yere kapaklandı. Arkadaşı da ona yardıma gidiyormuş gibi yaptı lakin yanına gelince kesilen bir kavağın yere düşüşü gibi, o da kendini yere bıraktı. Finalde ikisi de şehit oldu.

Onların bu küçük mizanseni çok hoşuma gitti. Bir an istikballeri gözümde canlandı. Belki de sefalet içinde büyüdükleri toprakların kendilerini hor gören, hırpalayan insanları için canlarını bağışlayacaklardı. Belki kör bir kurşununun masum bir sinede gözünü açmasına izin vermeyip önüne atlayacaklar, belki ismi canlı ama kendisi ölü bir bombaya göğüslerini siper edeceklerdi. Bir nişanları, belki geride dikili bir taşları dahi olmayacaktı. Yaşayanlar, yaşayacaklar hiç bilmeyecekti kahramanlıklarını. İsimleri anılmayacaktı bir bayram sabahı geçit töreninde.

Ben hayal dünyamdan onlara kaftanlar biçerken hareket ettiklerini fark ettim. Çekingen tavırlarla nöbetçi polis memurunun yanına doğru yaklaşıyorlardı. Konuştuklarını rahat duyabilmek için biraz daha yaklaştım. Çocuklardan biri kendisi kadar cılız sesiyle “Abi” dedi, “Sen kaç para maaş alıyorsun?”

Titrek bakışlarla memuru süzüyorlardı. Kızmasın diye de utançlarından kızıran yüzlerine lale motifi gibi bir tebessüm yerleştirmişlerdi. Ben memurun onları heyecanlı bir şekilde içeri buyur edip çay ısmarlamasını, onlarla hoş-beş etmesini beklerken memurun verdiği cevap yüzlerine bir şamar gibi indi. Tokat vursaydı belki o kadar acımazdı. “Sizi gidi veletler! Defolun lan burdan! Zibidiler sizi…” diyerek esip gürledi.

Muhtemelen ilçemizin mimli mahallelerinden birinin sakiniydi bu çocuklar. Yalnızca oranın sakini olmaları, bu davranışın izahı için yeterli bir sebep miydi? Anne, baba, akrabalarının işledikleri suçlarla adı çıkan mahallelerde doğan çocukların tek günahı, orada doğup büyümek miydi? Doğduğu coğrafyanın kederini doğum lekesi gibi, bir ömür sırtlarında taşıtmaya kimin hakkı vardı?

Polisin estirdiği fırtınanın altında ezilen çocuklar şaşaladı, korkarak koşa koşa kaçtılar. Çocukların kaçışıyla benim de tadım kaçtı. Hayallerim de ikindi rüzgârına takılan yapraklar gibi sessizce uçup gitti.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

3 thoughts on “SEN KAÇ PARA MAAŞ ALIYORSUN?

  • 1 Ekim 2020 tarihinde, saat 14:08
    Permalink

    Naneli şeker tadında bir hikaye olmuş , ağza atmadan önce ismi tatlı gelip de yenildiğinde ağzın içinde acı ve havalı bir tat bırakan şeker gibi 🙂 Emeğine, kalemine sağlık kardeşim , yazılarının devamını bekliyoruz.

    Yanıtla
    • 4 Ekim 2020 tarihinde, saat 01:02
      Permalink

      Çok teşekkür ederim kardeşim, sağolasın. Benzetmen çok hoş, zihnimde unutulmaz bir tat bıraktı. 😊 Onun için de ayrıca teşekkür ederim. 🙂

      Yanıtla
  • 29 Aralık 2020 tarihinde, saat 23:41
    Permalink

    Güzel Olmuş Çok beğendim Süleyman
    Başarılarının devamını diliyorum.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir