SES-SİZLİK

Kendimi hayatın karşısında yok saydırttığım banktayım. İçimde cılız bir acı, ağır aksak atan bir kalp ve bu kalbin bazı kırık yerlerine tutkalladığım sarsıntılarım; önümde birbirini takip eden ama yol göstermeyen adımlar var. Karşımda duran ve gözlerime sığamayacak büyüklükte grimsi su kütlesi… Zihnimdeki düşünceler kadar derin. Ve düşüncelerimi bir dumanı dağıtır gibi varlığıyla dağıtan yabancı, yanıma oturup bankıma ortak olmasaydı eğer, bir adım öne atılıp boğulmaya gönüllü olabilirdim. Dikkatimi dağıttığı yetmiyormuş gibi bir de üstüne toplaması canımı sıkıntıya uğratmadı değil. Kimseyle göz göze gelmek istemiyor gibi, en çok kendisiyle. Göz ucuyla bakışlarımı değdirirken yüzüne ürkekçe, izlediğim sahne beni haksız da çıkarmazdı üstelik. Haklı olduğumu kazağının sağ kolunun ucunu biraz ileriye çekmesi, parmak uçlarıyla kavraması, sağ bileğiyle gözlüklerinin camını silmesi fakat sildikten sonra gözlüklerini olması gereken yere bir süre geri bırakmamasıyla ve etrafı 5.25 derece flu izleme isteğiyle size ispatlayabilirim de hatta. Rengi soluklaşmış bir hayat gibi yüzü. Alnında iz bırakan damlalarsa alın teri yağmurundan kalmış olsa gerek. Kolay olmamalı, insanın ensesinden kıvrakça tutulup yaşama sürgün edilmesi; bir ağrının ağırlığını taşımak, al al biriken mahcubiyeti… İçinin balkonuna çıksa, göreceği çaresizlik manzarası olacak yüksek ihtimal. Hem de bir ressamın tablosunu sanat eserine çevirecek kadar gösterişli bir manzara… Dört tarafı hayata açık bu bankın tam sol tarafında hayata sıkışıp kalmışsa, sizce de yerinde bir istek değil mi kimseyle göz göze gelmek istememesi? Fakat bu yabancıda bana tanıdık gelen şeyler var. Her ne kadar size açıklayabilecek kelimeleri seçip sesime bağlayamasam da…

Düşünüyorum da küsuratını tutturamadım sanırım bu hayat hesabının. Bedenden arınmış ve şehrin orta yerinde bir gölge gibiyim, sürekli düşüyorum. Hüzünle kırbaçlanmaktan yorulmuş kelimelerim. Yürümekten vazgeçsem, dönsem yüzümü denize, gözlerimi kapatıp kokusunu iliklesem göğsüme… Fakat olmaz. Yola bir kez çıkmışsa insan, yarıda bırakmak olmaz. En azından kollarını birbirine bağlamış, gözlerini deniz üstünde sefere çıkartan şu yabancının oturduğu bankın bir köşesine oturup biraz olsun kimliğimden sıyrılıp soluklansam? Bunda bir mahzur olmamalı sanırım. Banka oturup gözlüklerimin camını bileğimle silerken yaşamın gözümde bu denli lekeli gözükmesinin sebebi yaşamın mı yoksa gözlüklerimin mi kirliliği diye sorguluyorum. Yanımda oturan, meraklı ve tedirgin bakışlarını üzerimde gezdirdiğini hissettiğim yabancıya sorsam ‘’Bulduk yine bir deliyi!’’ derdi içinden herhalde. Temizleyip gözlüklerimi tekrar taktıktan sonra, sorma isteğiyle sağıma dönüp yüzüne bakmadım da değil hani. Bakışlarımı ona değdirdiğimde eliyle saçını sola yatırdı, sanki kalbinin üstünü örtmek istermiş gibi. Bu hareketi cesaretimi kırdı. Sustum. Dudağıma bir düğüm de aşikâr olmaktan korkan bir sır için attım.

Bu her zaman böyle oldu. İçimde biriken sessiz haykırışları ne zaman duymak istemesem kendime üzerine tebessüm raptiyelenmiş bir yüz ısmarladım. Gökyüzünü baş üstümde ve denizi elinden tuttum; ruhumun ücra köşelerinde hafif bir kuş tüyü gibi savruldum. İnsanlarla aynı kelimeleri konuşmak istedikçe yuvarlandım, şarkıların dehlizlerine… Yine öyle bir anın kıskacındayım. Birazdan kulaklıklarım şarkının son cümlesini yakalayacak ve onu yaralara teselli kılacak. Dört dakika kırk beş saniyenin, üç dakika kırk sekizinci saniyesindeyim.  Bir yük taşıyor kalbim. Soruyorum, ellerimle taşıyabilir miyim? Şimdi bir bankın tam ortasındayım, solumda gölgem ve sağımda yokluğum. Ve işte yine, kendimden kaçtıkça kendime rastlıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir