SESSİZ DEVRİM

Yıllarca Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinde imamlık yapmıştı. Emekli olduktan sonra ömrünün kalanını babadan kalma, iki katlı, ahşap evde geçirmek için kasabaya döndü. Çocuklarının ısrarlarına karşı çıkmış, ahir ömrünü baba toprağının insanlarıyla geçireceğine ahdetmişti.

Eşi yıllar önce doğu vilayetlerinin birinde görev yaparken vefat etmiş. Duyduğuma göre o sıralar üçüncü çocuğuna hamileymiş. Garibim Salih Dayı, acının bile katmerlisini yaşamıştı. Hem evladının acısı, hem yârin hasreti yıllarca yakmış, perişan etmişti adamcağızı. Lakin ağzından bir kere dahi isyan lafı duymadım. Yüreğinin ortasına açılan boşluğa kanata kanata da olsa çivi çakmış, acısını isyanın kahreden varlığıyla değil demirin soğukluğuyla doldurmuştu. Ara ara konuştuğumuzda, “Veren de O, alan da… Bizim olan ne var ki?” deyip, o günleri derinden yâd edercesine dalgın dalgın uzakları seyrederdi.

Çocuklarının varlığıyla avunmuştu. Başlarında durup onları yetiştirmek için didinmişti. Görevinin bilinciyle ayakta durmuştu. Yıllarca kendini çocuklarının yegâne örneği, toplumun bir önderi sayarak hareket etmişti. Çocukları büyümüş, kendisi emekliye ayrılmış olsa da bu huyu hiç değişmedi.

***

Geri geldiği gün mahallemizin ak saçlı delikanlısı olmuştu. Yaşı ileri, kemâli ondan da ileriydi. Yaşıtlarına, belki ondan yaşça hayli ileri olanlara hiç benzemezdi. Bastonunu yargıç tokmağı gibi, sabahtan akşama yargı dağıtmak için kullananlara inat, uçurumun kenarında düşmesine ramak kalan bir insanın son ümit ışığı olmak için kullanırdı. Gıybet, dedikodu bataklığı olan kahvehane köşelerinde insanların kusurlarını arayan bir dedektif gibi değil, hız sınırını aşsa bile görmezden gelen bir polis edasıyla kusurları örtmek çırpınırdı. Nasıl böyle davranabildiğini sorduğumuzda, “Atadan, babadan böyle öğrendik yavrum. Bizde bir şey yok. Gördüğümüzü taklit ediyoruz.” derdi. O mütebessim simasıyla mütevaziliğin doruklarında yaşayan bir derviş gibi, hiçbir şey anlatmazdı.

***

Gün geçtikçe her şeyi daha iyi anlıyordum. Geri dönüşünü, hâlini, baba toprağında kalışını…  Döndüğü gün her şey sessizce, derinden, yavaşça değişmeye başladı. Kasaba sanki uzun bir kıştan uyanırcasına kıpırdandı. Tüm kasabalı yaşanan bu değişimleri olması gereken şeylermiş gibi hissediyordu.

Gelir gelmez ata yadigarı ahşap evin tadilatını yapmaya başladı. Bulutlar kadar beyaz saçlarına eşlik eden, göğsüne dek uzanan aksakalının sarıp sarmaladığı nurani çehresiyle birleşen kar beyazı elbiselerin içerisinde, ustalarla birlikte deli taylar gibi, bir aşağı bir yukarı hareketlerini seyrettikçe kimin yaşlı kimin genç olduğunu seçemez olmuştum. Tadilat işlerine rağmen komşu kadınların yardımını geri çevirmiş; yemeğini de, evin temizliğini de bizzat yapmaya başlamıştı.

Bu kadar meşgalenin yanında beş vakit namazı, namazın akabinde kasabalıyla muhabbeti, muhabbetin arasında çocuklarla şakalaşmayı da ihmal etmezdi. Evden camiye gelene kadar her gördüğü çocukla selamlaşır, cebinden hiç eksik etmeği şekerlerle gönüllerini çalardı. Zamanla camiyle ev arasında mekik dokuya dokuya gönüllerini çaldığı çocuklardan kendine sadık, itimadı tam bir çocuk ordusu kurmuştu. Camiye getirdiği çocuklarla caminin yaşı bir anda gençleşivermişti. İmam da şaşırmıştı. Yıllardır toplayamadığı, bir türlü camiye alıştıramadığı çocuklar caminin demirbaşı olup çıkmıştı. İçlerinden bazıları ateşin başındaki pervaneler gibi, her saat Salih Dayı’nın peşinde koşturuyordu. Hatta bazılarının, benim bile camiye gitmeye üşendiğim sabahın soğuk saatlerinde koştura koştura, büyük bir hevesle camiye gittiklerini gördüğümde utanıyordum.

Kasabanın çocukları yavaş yavaş camiye toplanırken, bizler de buna sevinirken bir gün hiç ummadığımız bir şey oldu. Bir ikindi vakti farz kılınırken çocuklardan bazıları cemaatin arkasında bir hayli şakalaştılar. Cemaatin hepsi, bu yaramazlığın haddi aştığını düşündü. İmam, farz biter bitmez yerinden kalktı, doğruca çocukların yanına geldi. Azarlamaya, gürleyip esmeye başladı. Tam dolu olup yağacaktı ki, çocukların imdadına Salih Dayı yetişti. Hocanın vurmak için havaya kaldırdığı elini havada yakaladı, çocukları kendi şemsiyesinin altına aldı ve hocaya o gün hiç unutamayacağımız bir ayar çekti. “Gülü kırarsan bir daha yetişmez hoca. Bu gül, insan gülüyse bir daha hiç tutmaz, anladın mı? Şuradaki çocuk sesleri senin de, benim de, milletin de istikbali. Bu istikbale kast etmene razı olmam. Bu cami ne senin ne benim ne de bu cemaatin. Buralar bu çocuklara bırakacağımız emanet. Şu an bu çocukların emanetindesin, ona göre davran, aklını başına devşir. Yarın senin de, benim de cenazemizi kaldıracak; buraları şenlendirecek olan onlar…” deyip gözümüzü de, kulağımızı da açmıştı.

Evin tadilatı bittikten sonra da boş durmadı. Evi güzelce donattı, tefrişatını yaptı. Artık sıra evin arka tarafındaki bahçeye gelmişti. Orayı da yaşından büyük bir çeviklikle kısa süre içerisinde güzelce tezyin etti. Kedilerin, köpeklerin, türlü zararlı otun mesken tuttuğu bahçe konu komşunun, ahalinin, börtü böceğin, kuşların nasiplendiği bir yer olup çıkıverdi.

Ev, bahçe, cami derken uzun süredir uzaktan seyredip seyredip bir gün oraya da el atacağını düşündüğüm kahvehaneye, ne zaman el atar diye düşünüyordum ki, bir gün Kahveci Hamit, Muhtar Selim, Salih Dayı kafa kafaya vermiş konuşurlarken tam da konuşmanın üzerine vardım. “Bir sandalye çek de otur” dedi Salih Dayı. Oturdum. Tam da kahvehaneden bahsediyorlardı. O günlerde kahvehane tam bir kumar salonuna dönmüştü. Köyün gençleri işsizlikten oyuna, kumara sarmıştı. Hiç çıkmadan sabahtan akşama dek kalanlar bile vardı.

Ne yapabiliriz derken Salih Dayı işe el attı yine. “Bak muhtar” dedi, “Benim yıllardır hayırlı bir işe vesile olsun diye biriktirdiğim biraz birikmişim var. O vakit geldi galiba. İçinden biraz kefen parasını ayırıp gerisini şu gençler için sana hibe ediyorum. Muhtarlık adına şu kahvehaneyi devral. İçeriden şu meretleri kaldır. Biraz da ödenek bul vilayetten. Çayı çorbayı ücretsiz yap. Biraz kitap al. Masalara, raflara koy. Gençleri kasabanın işlerinde çalıştır. Bedava değil ha! Ceplerine üç-beş kuruş harçlık koy. İlk başta biraz mırın kırın ederler amma vatan hizmeti, amme hizmeti dedin mi hiç kimse ses çıkartmaz.” O arada fırsat bu fırsattır deyip araya girdim. “Ağalar” dedim, “İzin olursa çayı çorbayı da ben yapayım. Para istemem. Yaşı ileri olanlar çalışırken genç olanlar durursa ayıp olur. Bizim de çorbada tuzumuz olsun, değil mi ya?” deyince hepsi birden gülüştüler. Salih Dayı sırtıma hafifçe vurup sıvazladı.  “Aferin be Murat evladım.” dedi, “Böyle böyle olur bu işler. Ha… Bir şey daha var. Şu kahvehanenin yarısını bölelim, dikiş nakış kursu açalım. Ben de karınca kararınca yardım edeyim. Görüyorum ki kasabanın kadınlarının hâli, erkeklerden farklı değil. Gıybet, dedikodu almış başını gidiyor. El çalışmazsa dil çalışır muhtar. En kötüsü de odur. İnsanlara iş bulup onları bu bataklıktan çekip çıkarmak lazım.” O arada Kahveci Hamit kıpırdandı. Sanki masadan kalkar gibi bir hareket yapıp cebinden bir deste para çıkarıverdi. Muhtar Selim’in önüne bıraktı. “Tüm birikmişimin yarısı budur muhtar emmi.” dedi, “Böyle hayırlı bir ticaret varken girmemek olmaz. Ne iş buyursan da emrindeyim.” Hepimizin yüzüne tarifsiz bir huzur yerleşiverdi.

***

Bu sözlü mukaveleden birkaç ay sonra her şey neredeyse tamam olmuştu. Muhtar bulduğu ödenekle kahveyi de, dikiş nakış kursunu da açmış; köyün gençlerini okulun tadilatında görevlendirmişti. Başta mırın kırın edip ayak direseler de, hatta içlerinden bazıları ileri gidip sataşmaya, el kaldırmaya kalksa da bunlar çabuk aşılmış, ahali yeni düzene çabuk ısınmıştı. Herkes canla başla çalışıyordu. İşi olmayan erkekler kasabanın işlerine koşturuyor, kadınlarsa dikiş nakış kursunu tamamlayıp atkı, eldiven, kazak örüyor; kumaşlardan elbise dikiyor, terzilik öğreniyorlardı. Ürettikleri malzemeleri satıp hem para kazanıyor hem de kasabaya katkı sağlıyorlardı. Kasabada sessiz bir devrim olmuştu. Sessiz devrimin mimarı, yine yaptığı işler gibi sessiz olan Salih Dayı’ydı. Olanları seyrediyor, mütebessim çehresiyle hamdediyordu.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir