SİNEMANIN TEMELİ VE BİZDE SİNEMA

İbn Heysem’in orijinal ifadesiyle beytü’l-müzlim ya da latince karşılığı ile camera obscura (karanlık oda), 1895 yılının 28 Aralık günü yedinci sanat olarak arz-ı endam eden sinema yolunda atılan ilk adımdı. Görüntünün elde edilmesi ve saklanması fikrinin tarihi daha geriye, MÖ IV. yüzyıldaki Mo-Zi’ye kadar gitse de konunun pratik olarak uygulanması XI. yüzyılı bekleyecektir. Sinemanın doğumundan evvelki durak, görüntünün fotoğraf halinde muhafaza edilebilecek seviyeye gelinmesidir. İbn Heysem’in Kitabu’l-Menazır’daki optik teoremleri ve Leonardo Da Vinci’nin Codex Atlanticus’daki iki yüz elliye yakın karanlık oda çizimi ışığa duyarlı bir yüzeyi kalıcı olarak elde etmeyi başaran Nicephore Niepce’ye kadar ki evrenin dönüm noktalarıdır. Niepce tarafından 1826 yılında çekilen manzara fotoğrafı hareketli görüntü üzerine yapılan çalışmaları başka bir boyuta taşıdı. Özellikle XVII. ve XVIII. yüzyıllarda popülerleşen hareketli çizimlerin bir daire etrafında birleştirmesi ile hareket, ışık ve göz aldanmasına yönelik eğlence anlayışı artık sabit olarak yakalanan gerçek bir görüntü temel alınarak yeniden yorumlanmaya müsaitti.

XIX. yüzyılda fotoğrafların bir şerit üzerinde birleştirilerek hareketli hale getirilmesi için pek çok çalışma yapıldı. Zamanın meraklı zihinlerinden biri olan Eadward Muybridge’in fotoğrafçılık deneyleri ve sadece birkaç fotoğrafı birleştirerek oluşturduğu ilk hareketli görüntüler sonraki yılların bir kaç saniyelik ilk filmlerinin nüvesini taşıyordu şüphesiz. Kendisinden yirmi yıl sonra William K. Dickson ve Thomas Edison kineteskopun patentini alarak tek kişilik yeni bir seyir deneyimini piyasaya sürdü. Bir dakikadan daha kısa süreye sahip sinemanın bu ilk verimleri, kendisinden önceki kısa görüntülerden farklı olarak belgesel havasından uzak ve daha çok hareketin görüntülenmesi üzerine farklı yollara sapan deneysel filmlerdi. Danslar, dövüşler, hayvanlar(örneğin The Boxing Cat’s(Prof. Welton’s) adlı 1894 yapımı kısa filmde kediler bir ringde boks yapıyordu) ve spor hareketlerini kapsayan bu ilginç filmografi kısa zamanda ünlü oldu ve Avrupa’ya dek yayıldı. Fakat Edison Avrupa’da icadının patentini alamadığı için kısa zamanda taklitleri yayıldı. İşte bu taklitlerden birisi yedinci sanatın doğuşunu müjdeliyordu.

İbn Heysem’in beytü’l-müzlim’i

Yedinci Sanatın Şafağı: Lumiere Kardeşler

Baba Lumiere’in oğullarına hediye ettiği kineteskop Auguste ve Louis’i daha çılgın bir fikre götürdü; görüntüyü aynı anda birden çok kişiye izletmek! Kendi geliştirdikleri sinematografla çektikleri on adet filmi tam anlamıyla beyaz bir perdede gösterime sundular. Grand Cafe’ye gelen yirmi beş kişilik seyirci o kadar etkilendi ki L’Arrivee d’un train en gare de La Ciotat adlı filmi izlerken trenin kendi üzerlerine geldikleri zannına kapılıp kaçışmışlardı. Yaptıkları iş hakkında tereddütleri olan Lumiere Kardeşler sadece iki-üç yıl içinde pek çok ülkede binden fazla film çekeceklerinden habersizdiler. Daha bir yıl sonrasında Dersaadet dahi bu yeni sanatın yayıldığı coğrafyaya dahil olmuştu. 1897 yılında Lumiere’lerin ekibinden Alexandre Promio İstanbul’da dört adet film çekmiştir. Bu arada Lumiere’ler icatlarının insanlar üzerindeki tesirinin şaşkınlığını yaşarken ilk gösterimin izleyicilerinden biri sinemanın büyüsüne çoktan kapılmıştı bile.

Grand Cafe’da Cinêmatographe Lumiêre izleri

Melies ve Hikâyenin Sinemaya Dahil Edilişi

Fransız tiyatro oyuncusu Georges Melies Grand Cafe’deki ilk gösterimden hemen sonra Lumiere kardeşlerden sinematofrafı satın almak istedi. Lumiere’ler buna yanaşmayınca da kendi imkânlarıyla yaptığı sinematofraf ile bir tiyatro salonunda çekimlere başladı. Melies, bütün büyüsünü sahnede yarattığı büyülü dünya içerisinde gösteriyordu. Lumiere’lerin belgesellerinden farklı olarak sinemaya hikâyeyi de dâhil ediyordu. Kameranın kurguda sabit olarak çekim yapmaktan başka bir payının olmaması ve hikâyenin işin içine girmesiyle Melies sineması kendinden önceki bütün deneyimlerden ayrılır. 1896-1913 arasında çektiği beş yüzden fazla filmde Melies bu tavrını hiç değiştirmeyerek nevi şahsına münhasır bir sinema anlayışı yaratmıştır.

İlk sinema gösterimini sinemanın icadından beş ay kadar sonra yaptı. Filmleri ilgi görüyordu. Avrupa’da yayılan ünü sayesinde kendisini tamamen sinemaya adayarak pek çok ilke imza attı. İllüzyonistliği de kullanarak çekim hileleri geliştirdi. Filmlerinde ışınlanma, ortadan kaybolma, kafasını gövdesinden ayırma numaraları o dönem için şaşırtıcıdır. Bu denemeleriyle fantastik sinemanın ve korku sinemasının öncüsü oldu. Bu yeni sanata hikâyenin de dâhil edilişiyle birlikte çektiği konulu filmleri ve edebiyat uyarlamaları senaryo yazımının gelişimini sağladı. Özellikle Jules Verne yapıtlarını beyaz perdeye aktarmasıyla ünlendi. 1908’deki stüdyo devrimi ve Hollywood’un gelişmesine dek on yıllık süreçte sinemanın büyücüsü olarak öne çıktı. Sinemanın mucitleri Lumiere kardeşler olsalar da bu altınçap öncesi dönemde en büyük tuğlayı Melies koymuştur diyebiliriz. Stüdyoların çoğalması ve kamera çekimlerinin öneminin artmasıyla birlikte Melies zarar etmeye başladı. Bir süre sonra da eritilmesi için filmlerini orduya ayakkabı yapan bir fabrikaya satmak zorunda kaldı. Asker botlarına topuk yapılması için kullanılan filmlerden yüz kırk kadarı günümüze ulaşmıştır. Yönetmen, senarist, oyuncu, yapımcı, kurgucu, illüzyonist Melies ilk konulu film olan Voyage dans la Lune (1902)’u uyarladığı eserlerin sahibi Jules Verne ve H. G. Wells gibi büyük hayaller peşinde olan bir sanatçıydı. Yedinci sanatın yol almasında en az Chaplin ya da Griffith kadar emeği olan Melies 1913 yılında çok sevdiği sinema sanatını bırakmak zorunda kaldı. Kıymeti uzun yıllar bilinmeyen sanatçı, sonraki yıllarda tekrar keşfedildi ve devlet tarafından filmleri koruma altına alındı. Ayrıca ünlü yönetmen Scorsese de neredeyse bir asır sonra 2011 yılında Hugo adlı filmiyle bu emektar sinemacıya saygı duruşunda bulunmuştur.

Jules Verne yapıtı Ay’a Seyahat kitabının sinemaya aktarılmış hâli

Manaki Kardeşler ve Türk Sineması

Lumiere Kardeşler, 1896’da İstanbul’da ardından 1897’de Osmanlı coğrafyasının farklı şehirlerinde pek çok film çektiler. Haliç’in Panoraması, Boğaziçi Kıyılarının Panoraması, Türk Topçusu ve Türk Piyadesinin Geçit Töreni olarak Türkçeleştirebileceğimiz İstanbul filmleri hem İstanbul’un hem de Osmanlıların kamera eliyle ilk kaydı olmaları bakımından tarihi açıdan önemli filmlerdir. Daha 1896’da ilk sinema gösterimimiz de bir Osmanlı vatandaşı olan Sigmund Weinberg tarafından Galata’da yapılmıştır. Pathe Sineması’nın kuruluşuyla birlikte gazetelerde “canlı fotoğraf” olarak adlandırılan sinema, birden hayatımıza girmiştir. II. Abdülhamit’in o yıllarda sarayda sinema gösterimi yaptırdığı bilinir. Bu gelişmelerin ardından ilk yönetmenlerimiz olarak adlandırabileceğimiz simalar Devlet-i Aliye’nin Balkan coğrafyasından çıkmıştır.

Türk sineması adına ilk hamle Manastır Vilayeti’nde doğan Manaki Kardeşlerden gelir. Ulah kökenli kardeşler resim ve fotoğrafçılıkla uğraştıktan sonra sinemada karar kılarlar. 1905 yılında 107 yaşındaki babaannelerini filme alarak Baba Despina adıyla ilk filmlerini çekerler. Despina Ana filmde yün eğirmekle meşguldür. Despina Ana filme alındığından ne kadar haberlidir bilinmez, ama Yanaki ve Milton Türk sinemasının ilk filmini çektiklerinden bihaberdirler. 1914’te çekildiği rivayet edilen (rivayet olmasının sebebi filmin bugün kayıp olmasıdır) Ayastefanos’ta Rus Abidesi’nin Yıkılışı sebebiyle bir başka büyük yönetmenimiz Fuat Uzkınay’a ilk Türk sinemacısı unvanının verilmesi efsanelerden ve rivayetlerden tarih yaratma merakından başka bir şey değildir. O yüzden sinema tarihimizin asıl başlangıç noktası olarak 1905 tarihinin alınması gerekir. Çektikleri kırk kadar filmle Türk sinemasının ilk emektarları olan Manaki kardeşlere hak ettikleri değerin verilmesi gerekir. 

V. Mehmed Reşad’ın Balkan gezisi sırasında padişahı karşılama törenlerini ve askeri törenleri kayda alan Manaki’ler aynı zamanda tarihi öneme sahip filmler de çekmişlerdir. Padişahı kayda alırken durumdan şüphelenen yaverler kendilerine müdahale etmek istediklerinde bizzat padişah duruma el atmış ve “Bırak çocuk oynasın!” diyerek onlara izin vermiştir. Gerçekte ise durum epey farklıdır. Sinema sanatı açısından o filmde Manaki’ler yönetmen koltuğunda otururken, filmin başrol oyuncusu ise kendisidir.

Despina Ana filmde yün eğirmekle meşgul

Lumiere, Melies, Manaki Sinemasından Filmler

L’arrivee d’un train a La Ciotat-Auguste ve Louis Lumiere-1896

Le voyage dans la lune-Georges Melies-1902

Baba Despina- Yanaki ve Milton Manaki-1905

Turskiot sultan Mehmed V Resad vo poseta na Bitola- Yanaki ve Milton Manaki-1911

Turskiot sultan Mehmed V Resad vo poseta na Solun- Yanaki ve Milton Manaki-1911

EK: Sinemanın doğuşuyla yaşıt olan “Batı gözünden Doğu” konusu üzerine ilk örnekler

Constantinople, Panorama de la Corne d’Or-Alexandre Promio-1897

Jerusalem, porte de Jaffa, cote Est- Alexandre Promio-1897

Jerusalem, le saintsepulcre- Alexandre Promio-1897

Defile de l’artillerie turque- Alexandre Promio-1897

Depart de Jerusalem en chemin de fer-Alexandre Promio-1897

Beyrouth, palce des canons-Alexandre Promio-1897

Le bourreau turc-Georges Melies-1904

Kaynakça

“Hayaller Hakikat Olursa: Osmanlı İstanbul’unda Filmler, Gösterimler, İzlenimler (1896-1909)”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı 75, Sinema Tutkusu 4, Kasım Aralık Ocak 2015-2016.

https://www.tsa.org.tr/tr/yazi/yazidetay/17/balkanlarin-ve-turk-sinemasinin-ilk-yonetmenlerinden–manaki-kardesler

https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/fotograf-makinesinin-atasi-karanlik-kutu

http://www.precinemahistory.net/1870.htm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir