SOLARİS ÜZERİNE

Dün akşam kitaplığımdaki kitapları düzenlerken içlerinden biriyle göz göze geldik. Oysa diğerlerine göre öyle sade bir kapağı vardı ki. Ama içi diğerlerinden çok farklıydı. Solaris’ti bu. Sonrasında onun üstüne düşünüp onun hakkında bir şeyler yazmak geldi içimden.

Bir eserin önce kitabını okumak, sonrasında ise (eğer filmi çekilmişse) filmini izlemek daha eğlenceli geldiğinden, kendime “önce okumak sonra izlemek” olarak koyduğum bir kuralı yıkmıştı Solaris. Önce filmine gitmiştim. Kızılay’da bir sinemada gösterimdeki filmlerde adını görünce şaşırmıştım. Çünkü 1972 yapımıydı bu film. Film öyle güzeldi ki kitabını satın almak benim için bir görev olmuştu. Sonrasında kitabını okudum. İzleyip okuduktan sonra diyebilirim ki bu iki eser, aynı yoldan gidip farklı evlerin kapılarını çalan iki farklı kişi gibiydi.

Kitapta yolun başı varoluştur. Yazarın 1961’de yayımlanan kitabındaki Solaris, dünyamızdan çok farklı bir gezegendir. Merkezinde bir okyanus bulunmaktadır ve yıllardır insanlık Solaris’i incelemek için oraya bilim insanları göndermektedir. Fakat bir süre sonra garip olaylar gelişmeye başlar. Araştırmacılara “ziyaretçiler” konuk olur. Bu ziyaretçiler Solaris’in beyni olan okyanusun bilim insanlarının zihinlerinin en derin köşelerinden bulup çıkarttığı kişilerdir. Kimisinin ölmüş eşi kimisinin çocuğu.

İşte bu noktada psikolog Kris Kelvin de bu gezegene, olup biteni anlaması için gönderilir. Vardığında uzay gemisinde bulunan bilim insanlarının tavır ve davranışlarına anlam yükleyemez. Bir süre sonra onu da ölmüş eşi ziyarete gelir. Solaris ona gelen ziyaretçilere bir armağan (tabi buna armağan denilebilirse) olarak kendi ziyaretçilerini gönderir. Ölmüş eşinin, yanı başında nefes aldığını gören Kelvin’in iç dünyasında bir yolculuğa çıkarız. Karısıyla ilgili pişmanlıklarını hissederiz. Karısının hayatının dünyada nasıl son bulduğunu hatırına getiren Kelvin’in derin acı ve düşüncelerine şahit oluruz. Gelen bu “ziyaretçi”nin onun yerini tutup tutamayacağı konusunda iç çatışmalar yaşadığını görürüz.

Solaris âdeta onlarla oyun oynamaktadır. Gelen bilim insanları bir yandan gelen ziyaretçilerin zihinlerinde oluşturduğu depremin etkilerini yaşarken bir yandan Solaris’i anlamaya ve incelemeye çalışmaktadır. Öte yandan dünyada Solaris’e karşı ilgi devam ederken, uzay gemisinde meydana gelen olaylardan etkilenen bilim insanlarının dünyaya neden dönmedikleri ya da Solaris’in bu insanların karşısına neden “ziyaretçiler” çıkarttığı kitabın tamamı boyunca cevabı aranan sorulardır.

Filme gelince, ilk söylememiz gereken yönetmeninin Tarkovsky olduğudur sanırım. Tarkovsky, kitabı okuyup kendi süzgecinden geçirmiş sonra da üstünü kendi renkleriyle boyamıştır. Kitabın yazarı Stanislav Lem, filmi beğenmemiş ve kitabının bu filmle beraber Tarkovsky’nin kendi fikirlerini sunmak için bir bahane hâline geldiğini söylemiştir. Lem’in düşünceleri bir yana Tarkovsky’nin ortaya bir “sanat eseri” çıkardığı su götürmez bir gerçek.

Film öyle görüntülerle başlıyor ki âdeta bir tabloya bakıyor gibi hissediyorsunuz. Tablodan tek farkı içinde bir nehrin suyunun akması gibi şeyler. Filmde Kelvin’in Solaris’e gitmesinden önce dünyada bazı sahneler geçiyor ki kitabı okumayan birisi (benim gibi) filmi izlediğinde olaylara yabancı kalmasın.

Uzay gemisinde hâlen üç kişinin olduğu bilgisi ona verilen Kelvin, Solaris’e gittiğinde gerçekte geriye iki kişinin kaldığını öğreniyor ve diğer bilim insanları Sartorious ve Snaut’un tuhaf davranışlarına maruz kalıyor. Öyle ki Snaut, Kelvin’e gördüklerine aldırış etmemesini söylüyor. Bu uyarı aslında filmde daha sonra “ziyaretçileri “göreceğimizin bir işaretidir. Kelvin uykudan uyandığında ölmüş olan eşi Hari’yi yanında bulur. İşte bu olaydan sonra tıpkı kitaptaki gibi Kelvin içinde büyük çatışmalar yaşar. Kendisi bir bilim insanıdır ve bu vasfı düşünüldüğünde her şey akılcı ve fizik kurallarına uygun olmalı diye düşünmelidir. Bu olayların mantıksal ve mutlak bir açıklaması var mıdır? Yoksa insan zihninin istekleri ve gördüğü şeyler açıklanmadan kabul edilmeli midir? Kelvin, ölmüş olan ve okyanus tarafından geri gönderilen Hari’nin yanında nefes alıyor olmasıyla ilgili ne yapmalıdır? Bu canlı gerçekten “Hari” midir? Solaris’e giderkenki amacını ve ona verilen görev bu durum karşısında nereye konulabilir? Yoksa Solaris onun aklıyla mı oynamaktadır? Eğer bu gördükleri gerçekse, Solaris bunları bir dost olduğu için armağan olarak mı sunuyordur yoksa onların aklıyla oynayarak onlarla alay mı ediyordur?

Film, insanın kendisini Kelvin’in yerine koymasına sebep oluyor. Kelvin’in yerinde olsak ne yapacağımızı düşündürüyor. Ölmüş olan yakınımızla orada kalmak mı yoksa bunların birer sanrı olduğunu düşünüp bilime hizmet etmiş olarak dünyaya dönmek mi? İşte filmin son sahnesi bu sorunun cevabı olarak bizlere Kelvin’in tercihini sunuyor.

Filmde Tarkovsky’nin filmlerinin çoğunda görülen metaforlar mevcut. Örneğin Kelvin, Solaris’e gitmeden önce bir sahnede bir kitap gösteriliyor. Filmin ilerleyen dakikalarında bu kitap bu sefer uzay gemisinde bir sahnede (ki bu sahnede “cesur olmaya çalışırken komik duruma düşmek” hakkında bir sohbet ediliyor) karşımıza çıkıyor. Bu kitap “Don Kişot”. Bilim insanlarının durumunun Don Kişot’a benzer olduğunu düşünmemize sebep oluyor bu kitap.

Kamera çekimleri, tablo gibi görüntüler bir yana beni bu film hakkında en çok cezbeden şeylerden biri ise müziği. Bach’ın bir bestesi olan bu müzik hem kitap hem de filmle âdeta bütünleşiyor ve benim için “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminin müziğiyle beraber en iyi film müziklerinden biri hâline geldi.

Sonuç olarak bana bugün hangi filmi veya kitabı tavsiye edersin diye sorulacak olursa ilk söyleyeceğim eserlerden biri Solaris’tir. Bilim kurgunun içinde bulunduğumuz dünyadan bir anlık da olsa ayrılma zevkini bize yaşattığı düşünüldüğünde izlenebilecek veya okunabilecek eserlerin başında yer alır derim.

SOLARİS ÜZERİNE” için bir yorum

  • 24 Mart 2020 tarihinde, saat 23:42
    Permalink

    Film ve kitabın yorumu Çok güzel olmuş beğendim.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir