SONSUZ MUTLULUK

Bu mahalleden ne zaman çıkarım bilemiyorum. Matematiksel işlemlerin fayda sağladığı zamanları geçeli de bir hayli oldu. Ayrıca yıllar mı, zaman mı, kader mi unutturacak; bu mahallenin içindeki yağmuru, güneşi onu da bilemiyorum. Unutmak ister gibi bir halim var ama unutacak mıyım onu da bilmiyorum. Hiçbir şey bilmeyen meşhurların mahallesiymiş burası. Taşındığım gün sokağın ortasında, tıkır tıkır valizi sürüklerken oldukça havalı hissetmiştim, çünkü hiçbir şey bilmediğini hissedenler asıl bilenlerdir demişlerdi. O gün, bir balkonda purosunu tüttüren entelektüel, beyaz saçlı bir adam ve diğer balkonlarda çiçekli elbiseli hanım ablalar, çiçeklerini suluyordu. Ne kadar mutlu bir mahalle dedim. Huzuru koklayarak yürüdüğüm taşlar, sessiz sessiz kendini yalayan kediler…  Sonradan burası iyice can sıkmaya başladı. Çünkü bu mahalle gün yüzü görmüyor, güneş doğsa da hemen batıyor. O ilk günkü ışık vurmuyor balkonlara. Zaten güneşin doğuşuna da türlü sebepler söylüyorlar; batarken şu acıyla, doğarken şu sebeple deyip duruyorlar. Dediğim gibi başta güzeldi, her gün yeni bir şey öğreniyordum. Ama artık bilmediğim şeyleri öğrenmek istemiyorum, artık sadece mutlu olmak istiyorum. Güneşin batışını sadece izlemek istiyorum. Hem o zaman da bilmemiş olur muyum?

Her neyse türlü planlar yaptım bu mahalleden taşınacağım. Ama komşular bırakmıyorlar. Mübarek, neymiş ben buradan başka yerde yapamazmışım, buraya gelen başka yere alışamazmış da bir dolu boş laf… Hem sizi benim burada bir şeyleri yaptığıma ikna eden ne? Burada olmak, toplumun en aydın(!) kesimi olarak size ne kazandırdı? Boyunuzdan büyük laflar ediyor, sonra boyunuzu laflara yetiştirmeye çalışıyorsunuz, yani çalışıyoruz. Nerden bileyim benim yolum buraya nasıl düştü?  Ama artık eminim ki küçük laflar edip küçük hendeklerden atlamak istiyorum. Ben sizin bildiğiniz gibi bilmek istemiyorum. Mutlu olarak huzurla bilmek istiyorum. Neden sadece cahillik mutlulukmuş ki? 

Böylece bir elimde mandal, bir elimde gömlek, kendimle kavga ederken; bu, bu ipe astığım son gömlek olacak dedim. En son, ayağımdaki terliği başımın üstünden uçarken gördüm. Kendimi bir dağın zirvesinde ahşap evlerle çevrelenmiş bir yuvarlağın tam ortasında buldum. “Benim burada ne işim var? “demeye kalmadan, biri girdi koluma. Özlemle değil de bekletilmenin birikmiş sitemiyle, “Biz de seni arıyorduk, nerelerdeydin?” dedi. Tam, ben sizi tanımıyorum diyecektim ki buna benzer birçok hikâye okuduğumdan, herhalde nihayet  evrenin seçtiği kişi ben olmalıyım dedim. Sorgulamadan devam ettim. “Yolda birine rastladım, ondan oyalandım” deyip geçiştirdim. Nasıl olduğunu anlamadan bir kapının eşiğine gelmişiz. Kapı desen benden yirmi kat büyük, eşik desen iki ayaklık… Beni getiren, benim yolum buraya kadar, daha çok işim var dedi, gitti. Bu sefer o seçilmiş kişinin ben olduğuma emin oldum, çünkü eşikte benden başka biri için yer yok ve yanımdaki da çekti gitti. Hem zaten bütün kerametli hikâyelerde böyle olmaz mı? Bir tek fark var. O hikâyelerde kimse böyle bir şeyin farkında değil. Yani kendilerine yakıştıramıyorlar. Layık olduklarını düşünmüyorlar herhalde, akıllarından bile geçmiyor. Ben neden düşünüyorum bütün bunları? Demek ki benim daha yolum var. Hem onca Allah dostlarının arasında böyle şeyler bana mı gelir ? Abartma istersen, dedim.

Bir bakmışım yine mandalı gömlekle ipe tutturmaya çalışıyorum. Sonra bir bakmışım eşikteyim. Sonra tekrar mandal elimde, sonra tekrar eşikteyim. Sonra, sonra, sonra derken saydım kırk kere gidip geldim. Artık bedenimde tâkâtim, ruhumda sabrım kalmamıştı. “Rabbim sen ki her şeye gücü yetensin. Beni bir eşikten bir ipe getirip götürensin, ayaklarımı İslam’ın hakikati üzerine sabit kıl.” diye yalvardım. Bu duayı nerden öğrendim, nasıl bir anda dilime geldi bilmiyorum ama Allah kalbime bir huzur verdi. Bir baktım kapı arkamda kalmış. Eşik meğer toplu bir mezarlığın bütün taşlarının toplandığı büyüklükte kocaman bir mermermiş, kapı desen ancak eğilsem geçebileceğim küçüklükte bir geçit… Hem kapanmıyormuş, zaten açıkmış. Rabbim dedim hamdolsun. Ben kendimi bilmezken, sen beni bilmediğim nice diyarlarla tanıştırdın. Bu yolun sonunda da utandırma deyip; nereye gideceğimi, nasıl edeceğimi, acıkacak mıyım, susayacak mıyım, savaşacak mıyım, ölecek miyim, bilmeden; o zorlu araftan kurtulmanın huzuruyla yola koyuldum.               

Bir adım atıyorum, bir hamdediyorum, bir adım atıyorum, bir hamdediyorum derken, en son adımımda Allahuekber diye bir ses işittim. Nerden geldi bu ses diye irkildim. Hatta anlamsız bir öfkenin alnımın damarlarını sıktığını fark ettim. Bir yerlerde içi kaynayan delikanlı gençler toplanmıştır diye etrafa bakınayım dedim. Burası öyle sandığım gibi, büyük meydanlara açılan, güçlü gürültülerin sokakları değildi. Bunca yolu ayaklarıma bakarak yürümüşüm. Eh be kızım! Yepyeni bir yere gelmişsin, insan ayağına mı bakar? Etrafa bak, dağa, taşa, ovaya; evler barklar var mı diye bak, değil mi? Ama açıkçası bunu düşünecek bir durumum da olmadı. Sanki öyle bir hâl aldı ki beni, hiçbir şey sorgulamadan sadece yaşamam gerekiyordu. Öyle yapmam emredilmiş gibiydi. Oysa ben buraya gelmeden, düşünmekten yaşamaya fırsat bulamıyordum. Neyse dedim, sesin geldiği yöne doğru ilerleyeyim, derken hava karardı. Ama öyle yavaş yavaş değil bir anda. Ve yolumu aydınlatacak bir ay dahi yok. Ben ki, ne karanlık geceleri, ne ay ışıklarına şikayet etmiştim. Şimdi ise zifiri karanlık… Hiçbir şey yapmadan beklemek mi daha akıllıca yoksa çarpa çarpa da olsa yürümek mi karar veremedim. Zaten neden aklıma danıştım ki? Ben değil miydim ondan kurtulmak isteyen? Yine bu fikirleri bir kenara koydum ve duygularımı da bir başka kenardan alıp tam önüme koydum. Sonra adımlarımı dar ama sık atarak ilerlemeye başladım. Bir anda büyük bir gürültü koptu ve ben sürahiden dökülen su gibi ayaklarımın üzerine döküldüm. Başımı bir sokak lambasının direğine çarpmış olmalıydım. Ama burası sokak değildi, hem zaten lamba olsaydı ışık olurdu. Bunları düşünürken gözlerimi açtım. 

Güneş ışınları alacaklı gibi çalarken göz kapaklarımı, gözlerim borçlu korkusuyla aralandı. Bir de baktım, yanımda biri yaşlı, biri genç iki erkek ve biri yaşlı, biri genç iki kadın duruyordu. Bunlardan yaşlı olan erkek çok güzel, genç olanı çok çirkin ve yaşlı kadın çok çirkin, genç kadın ise çok güzeldi. Ağzımı açmaya kalmadan erkekler kendi aralarında, kadınlar kendi aralarında kavgaya tutuştular. En sonunda beni dertlerine hakem kıldılar. Soruya bak: Hangimiz daha güzeliz? Bunca yolu sizin bu saçma sorunuza cevap vermek için mi geldim diyemedim. Belki de demişimdir, yani acaba akıl okuyabiliyorlar mıydı? Daha bir öfkeyle baktılar. Kimseyi daha fazla kızdırmadan, nasıl olsa yalan da söylesem ortaya çıkar diyerek, gördüğümü söyledim. Birden yaşlı kadın genç, genç kadın ise yaşlı oldu. Aynı şekilde erkeklerde de böyle bir hâl değişimi yaşandı. Hem de gözlerimin önünde. Sonra, aslında eskiden yaşlı ve çirkin olup da şimdi genç ve güzel olanlar, zafer kazanmış edasıyla diğerlerine baktılar. Meğer kime çirkin denilirse, bu oyunu o kazanıyormuş ve buradan her geçene bunu soruyorlarmış. Benden önce gelenler neredeler diye sordum, hepsi birden işaret parmaklarıyla güneyi gösterdiler.

Vakit kaybetmeden yola koyuldum. Ki burada vakit var mı, varsa saat kaç, hiçbir fikrim yokken bir mezarlığa geldim. Benden önce gelenler buradalar mı diye bakarken aklıma bir anda ölmüş olabileceğim geldi. Çıldırdım. O kadar yaşadık, ölmek için miydi? Hemen kendime bir tokat attım. Yanağım beni bir kış ısıtacak kadar sıcaktı, öyleyse yaşıyordum. 

Yine nasıl olduysa elimde o mandalı buldum. Bu sefer ipe tutturmaya çalıştığım yeşil ve yamalı bir hırkaydı. Astığım ip ise iki ucundan iki bastona bağlanmıştı. Ben balkonda değil, bir mezarın başındaydım. “Allah’ım bütün bunlar rüya olmalı; ben aciz kulunun, aciz aklı bu kadarını kaldıramaz, bize bizden öncekilere yüklediğin ağır yükleri yükleme, bize taşıyamayacağımız sorumluluklar verme” diyerek yalvardım ve gözlerimi yaşlarla kapattım. 

Sonunda kendimi toprağın altında buldum. Böyle güzel bir yer ömrümde hiç görmedim. Hayal bile etmedim. Selam sesiyle bir eşikten geçtim. Kuş cıvıltılarıyla yemyeşil ağaçlar, her bastığımda taze kokusu burnuma gelen otlar ve bilindik bir şarkıyı söyler gibi çağlayan nehirlerin yanından geçtim. Rabbim, dedim: “Mutluluk buymuş, asıl huzur burasıymış. Beni bu mahalleye layık gördüğün için hamd olsun, keşke benim burada olduğumu komşularım da bilseydi…”

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir