ŞÖYLE DENİZ MANZARALI

Bir “mezar” ile tanışmanız kaç yaşınıza denk geldi? Bildiğiniz mezar işte. Hani “ziyaret edinilen yer” ya da “bir ölünün gömüldüğü yer” olarak tanımlanan mezar ile ne zaman tanıştınız?

Benimki, on bir yaş civarındaydı sanırım. Ondan önce bir insanın ölünce gömüleceğini hiç düşünmemiştim. Hep uzak bir yere gittiğini düşünürdüm ölenlerin. Geri dönemeyecekleri kadar uzak bir yere. Başka türlüsünü kabul etmez, sorgulamazdım. Bilgim ve deneyimlerim beni bu sonuca ulaştırıyordu. Hayır, ben daha önce ölmemiştim elbette. Ama birçok ölen görmüş, duymuştum. “A demek onun kardeşi Murat’ı da köye götürdüler. Uzak be! Zor olur gidip gelmesi.” gerçek ama trajikomik işte. Uzaksa gelemezdi, birde köyse hiç. Çocuk aklım bu kadarını kabul ederdi.

Zaman geçer, ölen uzağa gider, gelemezdi. Zaman geçti, ben büyüdüm. İlk defa bir mezarlığın içine adım attığımda, şaşkınlıkla etrafıma bakıyordum. Ağlayan bir sürü insan. İyi de kime, neye? Niçin? Ölen uzağa gitmişti, biz neden buradaydık? Kim vardı bu mermer döşeli toprağın altında? Bir beden mi, ruh mu yoksa Murat mı? Bilmiyordum. Öylece yürüdüğüm mezarlık içinde karşıma çıkan mezar mermerlerinin üstünde değişik değişik isimler, tarihler bazen sözler yazılıydı… Bir tarafta doğum tarihi diğer tarafta ölüm, ortasında kısa bir çizgi hayat dedikleri. Bu kadardı. Bir gözyaşı kalabalığını geri de bırakıp, mezarlığın içinde ilerlemeye başladım, mezarlara dikkat kesildim. Karşıma çıkan değişik mezarlıkları incelerken, bazılarının mermerle çevrili olduğu halde, isim yazmadığını görünce karşısına dikilip öylece baktım. Belki silinmişti belki de hemen bakmayla görülmezdi. Dikkatle gözlerimi üzerine diktiğim taşa bakarken birden gelen sesle yerimde sıçradım. Yaşlı bir amca, bir elinde kürek diğerinde ibrik, “Yer ayırtmışlar evladım. Bakma öyle, daha burada yatan yok.” demiş sonra da gitmişti. Bir boş mezarlığa bir giden yaşlı amcaya bakarken birden çekiliverdim. Hepimizin bir gün mutlaka döneceği bu yerden gitme zamanıydı.

“Yer ayırtmışlar evladım. Bakma öyle, daha burada yatan yok.”

Mezarlık  büyüktü, bütün herkesi alacak kadar. Hem anlamıştım o ‘uzak’ yerin neresi olduğunu. Şehrin dışına atılmış, adeta unutulmak için fabrikaların arasına sıkıştırılmış o yer mezarlıktı. Mermerle çevrili mezarlar, siyah, beyaz, gri… Bazıları büyük bazıları oldukça küçük. Bazılarında isim namına bir şey bile yazmazken; bazılarında kişinin en sevdiği rengi, tuttuğu takımı, giydiği elbiseyi, makamı… Savcı Mehmet, Hacı Emin, düşünür Fazlı, oyuncu Münir, gazi, reis oğlu, muhtar…  Sanki bir mezarlıktan değil de bir şehrin geçmişine doğru bir yolculuğa çıkmışım gibiydi. Mezarlık adeta şehrin biyografisi gibiydi…

“Yer ayırtmışlar evladım. Bakma öyle, daha burada yatan yok.”

Beynimde dönüp duran bu cümleyle kalmıştım. Adeta beynimin  orta yerine düşmüş bir bomba gibiydi. Beynimdeki sesi bir nebze susturmak çabasıyla televizyonda çıkan haberlere baktım. Bir adam içine uzandığı çukurdan kendisine uzatılan mikrofonla soruları cevaplıyordu. Kendisi için böyle bir yer satın almanın ona pahalıya patladığını, deniz manzaralı mezarının onun için en iyisi olduğunu söylüyordu gülerek. “Yer ayırtmışlar evladım.” Belli saatlerde gidip içine yatıp, alıştırma yaptığından bahsederken düşündüm. İnsan böyle mi hazırlanıyordu ölüme? Şöyle kendi için deniz manzaralı bir yer, manzara önemli miydi gerçekten? Oysa gittiğimiz mezarlık şehirden uzak ve fabrikaların arasındaydı. O zaman manzara çokta önemli değildi,  önemli olan neydi? Önemli olan..? Derin bir düşünce âlemindeyken televizyon kapandı, kumanda kaldırıldı.

“Önemli olan nedir ben size anlatayım. Bir gün Hz. Ebu Bekir (ra), kendisine bir mezar kazıp hazırlayan bir adam görmüş ve şöyle demiş: ‘kendin için kabir hazırlama, kendini kabir için hazırla.’ İşte önemli olan bu. Çünkü kimse nerede öleceğini bilemez.[1] Sen kendini hazırlayacaksan kabirden önce ölüme, iman örtüsüyle hazırla.”


[1] Lokman Sûresi, 34. Ayet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir