SU GİBİ AZİZ OLAMADIM

“Bir insanı başka bir insan insanlaştırır.” Kemal Sayar’ın dediği bu sözün neresinden tutayım bilmiyorum. Bir eli, bir sözü tutmayı hak edecek kadar insan olamamıştım işte. Kimse durduk yere böyle hayıflanmaz değil mi? Yakın zamanda izlediğim “Allah Yakındır” filminin şu kısmı çok hoşuma gitmişti. Köye yeni gelen hanım öğretmen, çocuklara ilk derste ilk kelime olarak âb’ı öğretiyor âb, âb, âb … okurken sesli olarak söyleyin burayı. Yani âb, su demek. Küçük pencere boşluğundan onu izleyen, öğretmeni okula getirip götüren kişi bu dersi görünce öyle bir susuyor ki hemen çeşmeye koşuyor. Gel gör çeşmede su kesilmiş, yüzünü gökyüzüne doğru kaldırıyor ve binlerce âb aniden onu öpüyor âdeta. Onun için artık hep âb var.

Sonra işte esas mesele sonrası. Aklıma hücum eden fiiliyatta geçiremediğim bir iyilikti mevzu. Evet, çok basit bir iyilik sadece. Yazarken dahi ne kadar kolay yazılıyor hâlbuki. Ama ben -yani çağdaş insanımız biz- öylece geçip gittim. Belki gölgemin arkasından yetim gibi bakmıştır.
Günlerden pazartesiydi, havayı boş verin. Hayır hayır hiç boş vermeyin, hava çok sıcaktı insanı dövecek gibi sıcaktı. Bir öğretmen arkadaşla buluşma telaşındayım ve bineceğim otobüsü bir türlü bulamıyorum. Bu dert ile bir oraya bir buraya koşup duruyorum. Yanlış yönlendirme de eklenince bekle ki gelsin otobüs. Kaç durak değiştirdim bilmiyorum. Tam karşıya geçeceğim sırada önünden geçtiğim bankta oturan bir teyze -her yerde bulunan saf, ağzı dualı- bir anda arkamdan, “Kızım suyun var mı çok susadım.’’ dedi. Yanımda su olmadığını bildiğim hâlde -her zaman şişemi çantama koyardım oysa- yine de çantama bir bakış attım. “Yok teyze.” dedim. Teyze hâlâ benden umutlu, tekrar “Olsa birazcık içerdim.” diye dururken ben maalesef diyerek karşıya yöneldim. Malum otobüsü bulma derdi. O an aklıma şu geldi; hemen en yakın bir büfeden su alıp teyzeye götürmek, şöyle yavaş yavaş suyu içip ferahladığını görmek. Bu düşünce medcezir gibi gönül denizime çarpıp gitti. Sonra o ses, “İşini halletmelisin, yetişmen gereken birisi var. Çabuk ol, boş ver. Başka biri geçer muhakkak, yoluna devam et.” Bir çırpıda bu sese kulak verdim. Niye sağır olamadım bu sese? Neden tüm iyilikleri siper edip bu bencil sesten vazgeçmedim? Evet, başka birileri geçerdi ama o ben olamadım. Bu, benim kısmetimdi. Sahip çıkamadım, göz yumdum kayıp gitmesine. Bir daha böyle bir şey kim bilir denk gelir mi ya da ne zaman denk gelir? Olayın arasına zaman girdikçe daha çok pişman oluyorum. Hani derler ya iliklerime kadar yaşadım diye. Pişmanlık duygusunu böyle hissettim.
Aklıma Asrı-ı Saadet döneminden önce bir kıtmire ayakkabısıyla su veren o kadın geldi. Kadın, o dönemde de şimdi de hiç hoş görülmeyen, kötü yolun yolcuları diye adlandırılan işlerle meşguldü. Ama bir gün sıcak havadan bunalmış, dili dışarıya sarkmış bir köpek gördü yolunun üstünde. Hemen ayakkabısını çıkarıp ona su getirdi. Bir gün susuz kaldıysanız ve kalırsanız tahmin edersiniz susuz birinin kanışını. Ve yüce Yaradan o kadına bu davranışından dolayı mağfiret buyurdu. Bu kadının ne kadar günahkâr olduğunu hiç kimse bilemez. Güzel olan ve su götürmez gerçek ise şudur, bir suyun nelere kapı açabileceği. Bu kapının açıldığını görmek de dediğim gibi nasip işi. Ve ben bir eşref-i mahluk olarak yaratılana su götürmekten acizdim. İyilik aynı iyilikti. Rabbimiz, Rahman ve Rahîm adıyla yine O’ydu. Tüm peygamberlerin rehberi yine rehberimiz değil miydi? Su aynıydı!
Peki, değişen neydi?
Bendim.
Bizdik.
Sizdiniz.
Evet, beşer olup şaşan bizlerdik. Gönlüm nasıl olmuştu da siyah noktalar ile dolmuştu? Nasıl etmeli de bu kalbi temizlemeliydim? Yaşlı teyzeye veremediğim sular ile kırk gün duaya bastırsam arınır mıydı bu kirli kalp? Gözyaşlarımı iş birliğine çağırsam bana ortaklık eder mi acaba?
Ben bu soruların cevaplarını bulacaktım elbet, bulmalıydım! Yoksa nasıl olurdu da ben iyi bir insanım diyebilme duruluğunu bilebilirdim. Çoğumuz önümüzden geçen iyilik gölgelerini görmüyoruz. Yavaş yaşamayı başaramadığımız için hızla dönen portakal görünümlü dünyaya kapılıyoruz. Koşarcasına yürüyoruz ve çağın sesine kulak veriyoruz: “Hedefine yönel, kimseyi görme, dümdüz git, aman sağına hele soluna- gönül solludur- hiç bakma.” Birileri yardım isterse afallar kalırız maazallah. Elimiz ayağımız baş olur da her biri bir tarafa savrulur. Tınılı mınılı sözlere gerek yok işte! Korkarız kısaca birine el vermeye. Hâlbuki el verelim ki gönül olalım. ‘’Su gibi aziz ol.” Evet, aziz milletin azim fertleri olalım.
Ne demişler, iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır. Ben, çuvaldızı batırıyorum iğne küçük gelir. Batırıyorum ki gönlümün en siyah noktasına, kanasın tüm kirler aksın arınsın su ile. Siz de batırın! Acıyı hissetmeyen insan olamıyor. “Suya bırakılmış çocuğu kurtaran kadın Âsiye”. Sezai Karakoç böyle diyordu bir şiirinde. Çocuklar kurtaran kadınlar vardı evet, peygamberler yeşerten kadınlar vardı. Şimdi ise su ile iyilik yapamayan nesiller var. Artık çuvaldızı cebimde taşıyorum. Her su, çeşme gördüğümde çuvaldız ile içiyorum suyumu bir daha unutmayayım diye.
Bu şekilde cereyan eden olay bir çoğumuza denk gelebilir. Ne ile kurtuluşa ereceğimiz muallak ama önümüze çıkan incileri de görmezlikten gelmeyelim artık. Bu yüzden içimde sessiz kalmadı bu olay. Kendime ağır geldi ki paylaşmak istedim. İncilerimizi görelim. Onlar sadece deniz dibinde, midye karnında değil; hemen yolun üstünde bir şişe suyun içinde.

SU GİBİ AZİZ OLAMADIM” için bir yorum

  • 16 Eylül 2019 tarihinde, saat 18:10
    Permalink

    Çok güzel olmuş dilinize yüreğinize sağlık. Bir an olsun insan düşünüyor acaba ben ne kadar insanım diye. Yazılarınızın devamını dilerim

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir