SULARIN TOPLAMI

İlk adım yolun yarısı. Sonunda ilk adımı attım. Denize ‘suların toplamı’ dedim. İşaretledim onu, tanım koyarak sınırlandırdım. Bu sadece içime su serpmekle kalmadı yazının çerçevesini de çizdi. Bir taşla kuş avı. Denize ‘suların toplamı’ demekle iyi mi ettim? Kendimce kelimelerden bir çözüm ürettiğimi sanmış olmalıyım. Bulduğum ilk boşluğa bodoslama atladım diyebilirim. Peki devamı nasıl gelecek bu satırların? Bir sonuca bağlamalı mı? Yarım sayfa kâfi gelir mi? Kurallarını hemen ilk anda belirlediğimiz bir plan için niçin bu kadar zorlanıyorum? Bilmiyorum. [Kalem kendi yolunda kareli defterin zahmete mâni satırlarında akarken devama dair çeşitli senaryolar ürettim. Meçhul bir kişiyi, okyanustan mülhem özgürlük temasının rüzgârıyla anlatıp tam karşısına da bir ‘içdeniz’ olarak kendimi yerleştirmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Siz bakmayın böyle durduğuma, iyi vazgeçerim. Ardından yılın ilk günlerinden beri hemhâl olduğum son vezir Asaf, Yahya Kemal ve Sezai Bey’in ‘deniz’ i konuk eden şiir dünyalarına değineyim dedim. Yahya Kemal’in ejderhaya benzettiği Açık Deniz’ini, Sezai Karakoç’un yaktığı deniz kentlerini düşledim. Düş uzadı, uzadı. Geçtim ondan da.] Derken diğer deniz yazılarını düşündüm. Daha doğrusu tanımları. Acaba bize bu konuyu salık veren Furkan ne demişti yazısında? Radyo dalgalarına uyumlu ipekten sesiyle yazısını şöyle bir okumuştur içinden. Biraz aceleye geldiğini tahmin ediyorum. Onda benim üşengeçliğimle tanışık bir üşengeçlik var. Ara sıra, dalga dalga gelip giden. Onun denizi dalgaların toplamıdır. Gelgitli dalgalar demiştir belki.

Yakup oradaydı o gün. O, sahilden seyrediyor denizini. Arada sırada birkaç taş sektiriyor. Dakikalarca denizi seyretme dersleri düzenlediğine eminim. Medcezirlerin ritmini, yakamozun çizdiği resimleri, sahille deniz arasındaki değişken sınırı düşünmeye dair dersler bunlar. Müfredatı nerede okuduğumu anımsamıyorum. Ufka bakarak temize çeker notlarını. Ufuk, denize dair düşüncelerini sınadığı yerdir. Çizgisine dair belirsizlik söylentilerine inandığını sanmıyorum. Gözü kapalı çizer ufuk çizgisini, afakın toplamı onunki. Belki de.

Semih’in gemileri limandan uzaklaştıkça kaybolmaz. Dümdüz gider de gider. Sonra bir şelaleden dökülüverir daha büyük bir denizin avuçlarına. Sonrasına dair eldeki veriler kısıtlı. Gözü pek denizcilerin rivayetlerine bakılırsa o denizin sonunda da yine bir şelale varmış. Gemiler kaybolmuyormuş orada da. Sırf bu bilgi kırıntısıyla verilen hükme ne kadar itibar edilebilir? Sadece efsanenin çekim gücüne kapılmayı deneyebiliriz. Semih’in gemileri düşüşten sonra batmıyor, azgın köpükler üzerinde bir hacıyatmaz misali çalkalanıp devam ediyorlar yollarına. Yolcu yolunda gerek. Haritaya yeni adalar ve akıntılar kaydediyor Semih. Gemiler toplamı olduğunu düşünürüm, denizinin.

Ahmet’in uzaktaki denizinden Yasin’in denizindeki balıklara, oradan da Veysel’in sandal sefalarına değinmek isterdim. O gün konuşamadık onlarla. Gerekli bilimsel bilgileri elde edemedim. Bir başka sefere.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir