TOLSTOY İLE İSLAM NE İLE YAŞAR?

Ey, Müellefe-i Kulüb yani kalbi ısınanlar bu sözlerim sizlere!  Sizlere derken aslında bizlere, hepimize. Tefekkür girdabında akıp giden kâğıt geminin yolcularına. Girdapta savrulan geminin kehkeşanlarına bürünmüş mürettebatına ve son olarak geminin altında şuursuzca yüzüp giden milyonlarca balığa.

Sanıyorum Lev Tolstoy’un İnsan Ne ile Yaşar isimli eserini okumayan yoktur. Maalesef şu da var, biz o eserin değerini yeterince kavrayamıyoruz. Tıpkı Küçük Prens gibi çocuk kitabı olarak görülen ama üniversitelerde üstüne araştırmaların yapıldığı, tezlerin yazıldığı bir kitaptır İnsan Ne ile Yaşar. Bugün konumuz Tolstoy ya da Tolstoy’un bize ne kattığı değil, İnsan Ne ile Yaşar kitabı hiç değil. Bugünkü konumuz Tolstoy’un kitabından esinlenerek (ç)aldığım İslam Ne ile Yaşar başlığı altında konuşacağımız birkaç kelamdan ibaret. Biliyorum, 21.yy.’da dinî konularda yazmak artık edebiyat modasına uygun olmayabilir. En azından böyle düşünenler olabilir, kendilerine katılmıyor değilim. Dünya, İslam ile şerefleneli 1409 yıl, ilk din dünyaya geleli binlerce yıl olmuş. Bu süre zarfında belki milyonlarca ton mürekkep kullanılmış, elde tutulur bir sonuca varılamamış, henüz daha birçok hususa net bir cevap verilememiştir. Bizim şu an konuşacaklarımız ise ahirin bir tahlili değil, günümüzün ahval ve şeraitinin değerlendirilmesi ve en basit bir çıkış yolu aranmasıdır. İslam, İslam’ı en iyi idrak eden ve kendini her manada yetiştirmiş insanlarla yaşar.

Hz. Ömer, bir mecliste sahabe efendilerimizle sohbetteyken kendilerine bir dilek hakları olsa ne dileyeceklerini sordular. Sahabe efendilerimiz odalar dolusu mücevherat, altın yahut gümüş murad edip Allah yolunda harcamak istediklerini ifade ettiler. Sıra Hz. Ömer’e gelince o şunu söyledi:

– ‘’Keşke Muaz bin Cebel gibi Huzeyfe gibi bir oda dolusu yetişmiş insan olsa da onlarla İslam’a hizmet etsek.’’

Yetişmiş insan kıtlığına eskiden Kaht-ı Rical derlermiş, şimdilerde bilen duyan yoktur tabi. Bir parantez açacak olursak Keçecizade İzzet Molla’nın dilinden şunlar dökülmüş seneler evvel:

‘‘Erbabı Lütf-u Himmet o da bir zaman imiş,

Biz görmedik inayet o da bir zaman imiş.’’

Çevirecek olursak diyor ki İzzet Molla, ‘’Bir zamanlar iyilik işleyen, lütufkâr ve ihlaslı insanlar varmış. Biz görmedik ama bir zamanlar iyilik, lütuf ve ihsan gibi kavramlar da varmış.’’ Aynı bu kavramlar gibi yetişmiş insanların da bizlere veda ettiğini belirtmek istedim. Her neyse konumuza dönelim. Öncelikle şu soruyu sormalıyız:

-Yetişme ölçüsü nedir, kim koyar, kim onaylar?

İşte bu konu aslında bizim en iyi bildiğimiz ancak en başarısız olduğumuz hususların başında gelir. Selçuklu ‘da Ahilik, Osmanlı’da Lonca geleneğinin var olduğunu biliyorsunuz. Bu geleneğin bir gayesi ve işlevi de her zaman işi ehline teslim etmek olmuştur. Bunun için ortaya koyduğu ölçüler Türklerin 1000 yıllık töresi ve İslam’ın parlak ışığı ile meydana gelmiştir. Bu teşkilatlar âdetlere, örflere ayrıca daha önemlisi Kur’an’a ve hadislere dayanarak birtakım uzlaşımsal kurallar belirlemiş ve her bilinçli teşkilat mensubunun bu kurallara uymasını zorunlu kılmıştır. Biz de yetişmiş insan eksikliğine çözüm ararken aynı şekilde 2000 yıllık geçmişimize ve Asr-ı Saadet’i yaşamış kutsal İslam Medeniyeti ’ne ve bilhassa bu konuda Rönesans’ta müthiş bir ilerleme gösteren batılı devletlere bakıp örnek ve ibret alacağız. Ancak ve ancak tüm önergelerimizi sonuçlandırırken İslam’ın şeriatını ve Allah’ın kelamını temel alacak, bir an olsun dinimizin kaidelerini göz ardı etmeyeceğiz. Bunu kimin yapacağına gelecek olursak Üstat Necip Fazıl’ın bahsettiği ‘tam inanmış adamlar’ elbette bir gün vazife var dendiğinde öne çıkacak, gerekirse kendine vazife addedecek ve bu konuda elinden gelen gayreti gösterecektir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Sormamız gereken bir diğer soru ise şudur:

-Neden yetişmeli, neden insanlığa faydalı olmalı ve neden bu tür soruların cevabını aramalıyız?

Öncelikle şuurlu bir Müslüman dünyada olup biten hadiseler için ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ gibi bir söylemde bulunamaz. Bu tür söylemler kişinin kalbine ekilmiş nifak tohumları gibi hızlı bir şekilde büyür, önü ardı kesilemez bir hâl alır. Bu topraklara 4000 kilometre uzak deyip İslam’ın yaşanmasına engel olunan memleketlerdeki kardeşlerimizi ihmal etmek ise büyük bir yanılgıya düşmektir. İnsana merhamet, iyiliğin ön planda olduğu her dinde ve yazılmış tüm insan hakları bildirge ve fermanlarında en başta gelmektedir. Bahsettiğimiz sebepten dolayı hepimiz kendimizi olabildiğince geliştirmeli, çözümler bulmalı ve hayata bunun ardından yeni bir sayfa açmalıyız. Nefsimizle baş başa düştüğümüz anlarda duygudaşlık (empati) yaparak kendimizi zulüm ve esaret altında hissetmeliyiz. Ayrıca sağlam temelleri olmayan bir binaya kaçak kat çıkmamalı, temeli sağlamlaştırıp üstüne elimizden geldiğince gökdelen dikmeliyiz. Bu tür sorular da sıklıkla ertelediğimiz ancak kişinin sorumlu olduğu en büyük müessese olan tefekküre kapı açmaktadır. Tefekkürün değerini bilen kişi zamanın değerini de bilir. Zamanın değerini bilen ise İbnü’l Vakt olmaktan Ebul Vakt olmaya terfi eder. Zamana uymaz, zaman ona uyar.

Kabiliyet kazanma konusunda, küçük yaşlarımızda bizlere anlatılan iki baltacı hikâyesi çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Baltasını sağlam ve sık bileyen baltacının 4 saatte kestiği ağacı, baltasını bilemeden ve benliğinin farkında olmadan umarsızca hareket eden baltacı ancak 8 saatte kesebilmektedir. Bu hikâyeden ders alarak bizler de baltamızı sık bilemeli, bir an olsun nefsimizle değil aklımızla hareket etmeliyiz. Son olarak, eğer aklı buluğa ermiş insanları yüzde kabul edecek olursak, insanlar 3’e ayrılır. Feodal toplumdan günümüz milletçi devlet sistemine geçişte kullanılan bu sistem aynı zamanda dünyanın doğası gereği kaçınılmaz bir gerçek hâline gelmiştir. 100 kişiden 90’ı maalesef kendi benliğinin bile farkında olmadan, yazının başında bahsettiğimiz âdeta şuursuzca savrulup giden balıklara benzemektedir. Kalan 10 kişiden 9’u geminin geleceği için bir şeyler yapmak istemekte lakin kabiliyeti ve yetkisi yeterli olmadığı için tefekkürle ve zikirle yetinen kişilerdir. Sona kalan 1 kişi ise geminin işleyiş mekanizması olup; 90 kişinin sorgulamayı akıl edemeyeceği, 9 kişinin ise sorguladıktan sonra bir sonuca varamayacağı kararları alan yapıdır. İşte bizler de bu 1 kişinin çoğul hâlinin yani haşa kendi kendini yöneten dünyanın birer esiri olarak kendimizi yüzde 9 olarak hissetmeli ve çabamızı yüzde 1 hâline gelip mutlak refahı sağlamak yönünde değerlendirmeliyiz, vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir