TOM SCHULMAN’IN CARPE DİEM’İ İLE JULES PAYOT’UN İRADE TERBİYESİ ARASINDA BİR DİLEMMA

(Disiplinlerarası Bir İnceleme)

Gökten düşen birinci elma: Yazımızı okurken notalarına kulak verilebilecek tavsiye dış ses; Balmorhea-Remembrance

İkinci elma: Yazımızda Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği) filmine ait bazı repliklere yer verilmiş olup herhangi bir spoile sebep olmamak için izledikten sonra okunması tavsiye edilir.

Yapımı 1989 yılına ait olan bir film Ölü Ozanlar Derneği. Tom Schulman’ın kendi deneyimleri ve yaşamından hareketle toplumun ve eğitim sisteminin ezberci-basmakalıp kişilik oluşturma alışkanlığına bir karşı koyma mücadelesi olduğunu söylemek mümkün. Bu mücadeleyi ise yine canlı bir örnekle kendi hayatında tesiri olan hocası Samuel Pickering’den esinlenerek ortaya çıkardığı John Keating karakteri ile veriyor. Senaryo boyunca; gelenek, onur, disiplin ve mükemmellik çemberleri ile çevrili ebeveyn ve öğretmenler tarafından oluşturulan birinci cephe ve buna karşı bilgi istifi ile verilen eğitime değil; yaşayarak, görerek ve hissederek hayatın bulunması gerektiğine inanan Mr. Keating arasındaki çekişmelere yer verilir. Bu çekişmeler arasında kalan öğrencilerin, benliklerini bulma adına yaptıkları fiziki ve mental çabalardan söz edilir.

Diğer tarafta ise Fransız eğitimci-yazar Jules Payot’a ait 1909 yılında yayımlanan eseri Education de la Volonte (İrade Terbiyesi) kitabı yer almaktadır. Bu kitapta yazar, filmimize benzer bir tema ile sabit fikirli, farklılıkları içinde eriten bir toplum yapısında, özgün bir kişiliğin oluşmasında temel olan duygu-fikir ve hareketlerden bahsederek; hayatı anlamlı hale getirecek disiplin ve ilkeleri ele alır; öğrencinin zayıf bırakılan bünyesini güçlendirebilmek amacıyla bir nevi rehber danışmanlık sunar.

Bu iki önemli yapıtın iki farklı slogan üzerinden hareket ettiğini görüyoruz: “Carpe Diem” ve “İrade Terbiyesi”. Eserlerimizin ortak noktada buluştuğu, taban tabana zıt düştüğü, metot olarak birleştiği ancak yöntem olarak ayrıldığı yerler vardır. Bu elbette normaldir çünkü her eser onu oluşturan kalemin bir parçası, imgelerden kurtulup hayat bulan bir düşüncesidir. “O halde bir tek neden göstermek yetmez, birkaçını vermeli bir teki doğru olsa bile”diyen Lucretius’a hakkını teslim ederek biz de anlam arayışı temelli mezkûr eserlerimizden nasibimize düşecek olan elma bol vitaminli olsun diye gözlem çiftlemeleri yoluyla çıkarımda bulunmak istedik. Bunu yaparken yazımızı iki seriye bölerek genel ve özel analiz yolunu seçtik. Yazımızın birinci serisini oluşturan bu bölümde dış faktörleri inceleyeceğimiz genel analize yer veriyoruz.

Okuyacağınız cümlelerin zihin koridorlarınızda yankılanması zor olmayacaktır. Filmimizden bir pasajı, öğretmen ve öğrenciler arasındaki o malum öğretim tekniklerinden birini buyur ediyoruz:

  • Agrikolas
  • Agrikolas
  •  Agrikolis
  • Agrikolis
  • Agrikola
  • Agrikola
  • Tekrar lütfen…

Diğer bir dersteki şu sözlerin ise her birimizde benzer bir his yaratması mümkün;

  • Trigonometri dersinde verilen ödevleri yapmayanların final notlarından bir puan düşüleceğini bilmenizi isterim.

Ezberci eğitim, eskiyen yatağı sırtına batan insanın sürekli şikâyet ettiği, çare bulamadığı ya da bulmaya üşendiği kabullenilmiş bir ağrı sebebidir. Jules Payot, bu okul yönetimini öğrencinin içindekileri keşfetmesine izin vermeyen, bilgi yığınları altında ezilen, toplumun istek ve arzularına göre şekillenen, kendi koruyucu kalkanını oluşturmasına fırsat verilmediği için dış etkilere karşı oldukça açık ve zayıf, böylece öz planlamadan uzaklaşıp hazıra alışan, düşünmeden alan, sorgulamadan kabul eden, bireyi amaçsızlaştıran bir yönlendirme; hayatlara dokunulmadan, samimi ilişkiler ile benlikler teşvik edilmeden yalnızca sınıf içi cezalandırma ve ödüllendirme yoluyla kişiliklerde derin kalıpların, öğrenilmiş davranışların oluşmasına sebep olan bir hezeyan olduğunu belirtir.

Lisenin en başarılı öğrencilerinden biri olduğu gibi kulüp çalışmalarında da aktif olan Neil Perry ve yalnızca dersleriyle ilgilenmesini öğütleyip diğer tüm faaliyetlerine son vermesinde ısrar eden babası arasında geçen bir pasaj:

-Tıp fakültesi bitince canın ne isterse yapabilirsin, anlaşıldı mı?

-Evet efendim, özür dilerim.

-Bunun annen için çok önemli olduğunu biliyorsun.

-Evet efendim. Bilirsiniz ben ağır dersleri severim.

Jules Payot, bu yaklaşımlar ile çalışma kelimesine eziyet, yorgunluk, acı gibi ifadelerin yakıştırılmasına ve bu suretle de gençlerde uzaklaşmaya sebep olmaya son derece esef eder. Montaigne’in, erdemi Kafdağı’nın tepesinde değil, yaklaştıkça tutulan verimli güzel kırlardaki çiçeklere benzettiği gibi; Payot da zihni çalışmalara böyle yaklaşılması ve hayatın tadını kaybetmeye sebepmiş gibi gösterilmemesini ister. Oysa eğitim müfredatı, sistem ve toplum hâkim kanı aşılansın diye var gücüyle çalışır gibidir. Netice olarak onların parlayan gözleri söner, taze ve üretken beyinleri bilgi bombardımanı altında posalır, tıpkı Sofie’nin Dünyası’ndaki tavşan gibi her geçen gün şapkanın dibine ve daha dibine iner; meraksız, hantal ve yorgun olurlar. Maneuvrier bu sonucu bizlere şu ifadelerle aktarır: “Onların aradığı iş itibarlı olması gerekmeyen, sabit maaşlı, istikbali olmayan, üzerinde yaşlanacağı bir devlet dairesi koltuğu olur. Tıpkı bir saat misali, aynı hareketlerin tekrar edildiği, yeteneklerin yavaş yavaş köreldiği bir iş…1

‘Bunca çaba niçin böyle sonuçlanır’ sorusunun cevabını yine Payot’tan dinliyoruz: “Lise öğretmeni eğitimcidir. Öğretim görevlisi ise bir bilim adamıdır. Öncelikli görevi öğrenciyi şekillendirmek, ruhuna dokunmak değil doğruyu araştırma endişesi taşımak olmalıdır.

Bu düşünce ne kadar da canavarcadır…”2

Amaçsız bir koşuşturmaca içinde kaybolan gencin gözünün içine bakacak, önünde yürünmesinden rahatsız olmayacak diğerkâm bir ruh bütün aradığımız. Oportünistlikten uzak vermek için yaşamayı bilen yol göstericiler… Filmde bu rolü John Keating yani İngiliz Dili ve Edebiyatı öğretmeni alır. İlk dersinde, öğrencilerden asırlık okul mezunlarına ait eski fotoğraflara bakmalarını ister. Neden? Horatius’un dediği gibi;

Görsün diye mi ateşli gençlik

Kahkahalarla gülerek

Bizim küllenen meşalemizi

Hayır, elbette bir bakış, bir tefekkür ve bir ibret için. Sözü alıntılar yaparak kendisine bırakalım;

“ Geçmişten gelen bu yüzleri inceleyin çocuklar… Birçok kere geçtiniz ama onlara daha önce ciddi olarak bakmadınız. Sizden pek farklı değiller… Sizler gibi gözleri umutla dolu… Peki, yapabileceklerini yapmaya acaba çok mu geç başladılar? Çünkü beyler, bu adamlar artık çiçeklere gübre oldu.

Ama eğer dikkatle dinlerseniz size fısıldadıklarını duyarsınız. Dinleyin duyuyor musunuz?

Car-pe Di-em: Yaşadığınız günü kavrayın, hayatınızı olağan dışı yapın.”

Şapkanın dibine inmeye hazırlanan gençlerimizi sudan çıkmış balığa çeviren garip bir fikir. Verilen tepkiyi olası ki birçoğumuz buruk bir gülümseme ile karşılamışızdır;

-Bunu neden anlattı şimdi?

-Sizce bu konuyu sınavda sorar mı?

Yaşıyor ama bilmiyor yaşadığını, der Ovidius. Döngüsel hikâye fabrikasına aidiz hepimiz. Hepimiz görüyoruz yaşadığımız düzenin bizden götürdüklerini, kendi binasını oluşturan tuğlaların kalitesizliğine tüküren, yapanı kalaylayan* bedbaht bir muarız gibi yahut da Payot’un deyimiyle koca Güliver’in Liliputlar tarafından minik kazıklarla yere çakılması gibi. Kalkmak zordur, kalkacağını iddia etmek kolay. Nitekim bunun zorluğunu Persisus da söylemiştir;

Kırdım diyorsun zincirlerini

Evet, köpek de çeker koparır zincirini

Kaçar da

Ama halkaları boynunda taşıyarak

Biz bunların muhasebesini yaparken bir şiir okutur Mr. Keating:

Vakit varken tomurcukları topla

Zaman hâlâ uçup gidiyor

Ve bugün gülümseyen bu çiçek

Yarın ölüyor olabilir.

Yani Latince ifadesi Carpe Diem; yaşadığın günü kavra, vakit varken tomurcukları topla.

Neden? Çünkü hepimiz bir gün solucan gibi olacağız. İster inanın ister inanmayın bir gün hepimiz nefes almayı keseceğiz. Kasılacak ve öleceğiz.”

Bu noktada Payot’un ülküsü ile Schuman’ın ülküsü ayrılır. Çünkü Payot, bu tek seferlik dünya seyrini daha anlamlı hale getirmenin; araştırmak, çalışmak, yüksek ideal ve terbiye ile oluşturulan saygın bir kişilikten geçtiğini söyler. Shuman ise yapmak istenilen her ne ise yapmayı Keating’in dilinden hayatın iliğini emmeyi tavsiye eder. Ülkü farklı ancak metodu biçimlendirecek fikir zemini benzerdir. Payot’un defalarca tekrar ettiği bu fikri yine Mr. Keating’den yani Shuman’dan dinleyelim; “Kendiniz için düşünmeyi tekrar öğreneceksiniz. Sözcüklerin ve dilin tadını hissetmeyi öğreneceksiniz. Size kim ne derse desin sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir.”

O halde gelin, başımızı kaldırıp Marivaux’un dilinden gökten inen üçüncü elmaya bakalım;

 “sadece seyreden, dinleyen ama asla düşünmeyen” tıpkı pencereden dışarı bakan biri gibi olacaktır.”3

Sevgili Okur,

Sen istersen yazımız heybeden sofraya inmeye devam edecektir.

Esen kal.

  1. PAYOT Jules, İrade Terbiyesi, Ediz Yayınevi, 2019, s.14-15.
  2. —————————————————————-, s. 81.
  3. —————————————————————, s.60.

*Kalaylamak: Karadeniz yöresine özgü bir ifadedir. Amiyane ifadeyle azarlamak, sövmek manasına gelir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir