TÜRK FELSEFESİNE GİRİŞ ve FARABİ’DE DİN-FELSEFE İLİŞKİSİ

Müslüman bir filozof olan Fârâbî, İslâm inancı ile Yunan felsefesini uzlaştırma çabasına girer. Kendisinden önce ortaya çıkan din ve medeniyetlerin uzantısı ve düzelticisi iddiasıyla ortaya çıkan İslâm dininin bu tavrı, Fârâbî’nin insanın mutluluğunu amaçlayan din ve aynı amaca sahip olan felsefeyi birleştirme arzusunu besleyen en önemli unsurdur. Din ve felsefe arasındaki bu amaç birliği, Fârâbî’yi iki disiplin arasında birçok açıdan benzerlik olduğu inancına götürür. Fakat Fârâbî, ne bir teolog ne de bir kelamcı olarak bunu yapar. O, belki yanlış algılamadan dolayı birbiriyle sık sık çatışma halinde olan din ve felsefeyi mümkün bir düzlemde birbiriyle uyumlu hale getirmeye çalışır.

Fârâbî’nin tartışmaya açtığı birçok sorunda, dini/teolojik kavram ve olgular karşımıza çıkar. Tanrı, vahiy, peygamber gibi birçok mesele, Fârâbî’nin felsefesinde bilinçli olarak kendisine yer edinir; o, bu meseleleri felsefeye özgü kavramlarla ele alır. Gerçi Fârâbî, “kimi zaman, mesela faal aklı İslam’ın vahiy meleği Cebrail ile özdeşleştirirken yaptığı gibi, ele aldığı konuların dini karşılıklarını vermeyi de ihmal etmemektedir. Bununla beraber, onun, felsefenin doğasından kaynaklanan sebeplerle, dini terimleri kullanmamaya özen gösterdiği de bilinmektedir. Onun düşüncesi, sadece İslâm dininin kavramsal içeriğini göstermeyi değil, genel olarak din olgusunun felsefi açıklamasını yapmayı da amaçlamaktadır.”(1)

Fârâbî için gerçek bir felsefe ve bu felsefeye tâbi olduğunun farkında olan bir din arasında herhangi bir çatışma meydana gelmez. Çünkü din, felsefenin nihai amacına ortak olur. Felsefe için de din, felsefenin ilkelerini kitlelere ulaştırmada meşru bir vasıtadır. Felsefenin din vasıtasıyla halka ulaştırdığı ilkeler, dinin alanını oluşturur. Filozofun zihnindeki dini alanın yansıması da, gerçek felsefedir.(2) Buradan hareketle de felsefe/hikmet, dinin/şeriatın yoldaşı ve sütkardeşi(3) haline gelir. Felsefe ve din arasındaki ilişkiyi Fârâbî şöyle açıklar: “Şimdi varlıkların bilgisi kazanıldığında veya öğrenildiğinde eğer onların kavramları akılla kavranılıyor ve kesin ispatlar aracılığıyla tasdik ediliyorlarsa, bu bilgileri içine alan bilim, felsefedir. Eğer onlar kendilerini temsil eden misaller aracılığıyla tahayyül (hayal gücü) yoluyla bildiriliyor ve bu tahayyül ettirilen şeyler ikna yöntemleri ile tasdik ettiriliyorlarsa, eskiler bu bilgileri içine alan şeyi din diye adlandırmaktaydılar. (…) Her ikisi de aynı konuları içerir ve varlıkların ilkeleri hakkında bilgi verirler.”(4)

Fârâbî’nin felsefi sisteminde çözüm önerisi olarak sunduğu tezler, çoğunlukla Helenistik geleneğin izlerini taşır. Bununla birlikte onun özellikle metafiziğe dair ele aldığı problemler, İslâm düşüncesindeki metafizik anlayışla uyumlu ve bağlantılıdır. Fazlurrahman’a göre Fârâbî’nin bu sistemi, “bütün metafizik sınırları boyunca, kendisine tekabül eden İslâm’ın dini metafiziğini hesaba katar ve şuurlu olarak sadece bir dizi temas noktaları ortaya koymaya çalışmakla kalmayarak, İslâmla çakışan noktaları da belirlemeyi hedef alır.”(5) Müslüman olması dolayısıyla o da diğer İslâm filozofları gibi içerisinde bulunduğu problemlerle ilgilenmiştir ama özellikle felsefe ve din arasındaki ilişki noktasında selefi Kindî’den ayrılarak din yerine otoriteyi felsefeye bırakır.

Fârâbî, felsefe ve dini uzlaştırma noktasındaki başarısını ve özgünlüğünü Lokman Çilingir’in ifadeleriyle açıklayacak olursak: “Fârâbî’yi özgün kılan üç nokta: Bunlardan birincisi, Fârâbî’nin ilk defa modern anlamda tümüyle felsefi bir bakış açısından hareketle dini yorumlamayı denemesidir. Böyle bir girişim, eski Atine gibi kısmen özgür bir toplumda olsa belki olağan karşılanabilir ama bunun Orta Çağ gibi teoloji ağırlıklı ve felsefe karşıtlığının resmi siyaset haline geldiği bir kültürel ortamda yapılması oldukça kayda değerdir. Birinciye bağlı ikinci bir nokta, Fârâbî’nin din ile felsefeyi bir ve aynı hakikatin iki farklı yönü olarak görmesi ama bunu yaparken yine de felsefeye başat bir konum vermesidir. Burada önemli olan, klasik bir din felsefesinin ötesinde, akla dayalı bir inanç veya dinin temellendirilmesi yönünde ilk ciddi adımın atılmış olmasıdır. Üçüncüsü, Fârâbî’nin dini genel olarak toplum ve siyaset felsefesinin bir türevi, işlevi olarak ele almasıdır.”(6)

KAYNAKÇA

  1. İslâm Felsefesi, ed. Cüneyt Kaya, İSAM Yay, İstanbul 2017, s. 152.
  2. Dr. Cavit Sunar, İslâm Felsefesi Dersleri, AÜ Basımevi, Ankara 1967, s. 185.
  3. İbn Rüşd, Faslu’l-Makal, çev. Mevlüt Uyanık-Aygün Akyol, Elis Yay., Ankara 2018, s. 74.
  4. Farabi, Mutluluğun Kazanılması, çev. Ahmet Arslan, Divan Yay., İstanbul 1999, s. 90
  5. Prof. Fazlurrahman, İslâm, çev. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın, Ankara Okulu Yay., Ankara 2014, s. 181.
  6. Doç. Dr. Lokman Çilingir, Farabi ve İbn Haldun’da Siyaset, Araştırma Yay., Ankara 2009, s. 34-35

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir