TÜRK FELSEFESİNE GİRİŞ ve FÂRÂBÎ’NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI

Fârâbî’nin dünyaya geldiği dönem, Abbasi Devleti’nin parçalanmaya başladığı günlere denk gelir. Yaşamı boyunca irili ufaklı devletlere, birçok şehir yapılanmasına şahit olur. O, İslâm toplumunun belki de tarih boyunca bir daha bir araya gelemeyeceğinin kesinleştiği, aynı anda birçok halifenin var olduğu, mezhepsel kavgaların son raddesine vardığı günleri tecrübe eder. Bununla birlikte İslâm medeniyetinin Fars, Hint, Yunan gibi farklı medeniyetlerle etkileşimi artar ve özellikle dinî düşüncede birçok farklı görüşle yüz yüze gelir. İslâm âleminin içinde bulunduğu durumu iyice tetkik eden Fârâbî, bu kaosa çözüm için İslâm felsefesinin bir modeli olan kendi orijinal sistemini kurmaya başlar. Zira “Bir yandan İslam coğrafyasında artan siyasi çalkantılar (örneğin İslam dünyasında aynı anda üç farklı halifenin varlığı), öte yandan felsefeye karşı yaygın olumsuz tavır, iyi bir toplumsal düzen ile meşrulaşmış ve yaygın dini görüşlerle çatışmayan felsefi bir hareketi gerekli kılıyordu.”(1)

İslâm devletinin sınırlarının genişlemesi ve farklı coğrafyalarda farklı kültür ve inançlarla karşı karşıya kalınması, İslâm dinine yönelik olumsuz yargılara ve saldırgan tavırlara sebep olur. Bu durum Fârâbî’de dinî düşüncenin temellendirilmesine yol açar. Bu temeli, rasyonel bir zemin üzerine inşa eder. Özellikle Ravendi (ö. 911) ve Ebubekir Razi (ö. 925) gibi isimlerin materyalist görüşleri, vahyin yalnızca şeriatla sınırlandırılması, dinî düşüncenin salt teoloji ve fıkha indirgenmesi, felsefenin Fârâbî için hareket noktası olmasındaki önemli nedenler arasındadır. Bunun sonucu olarak da onun felsefesinde vahiy, peygamber, inanç ilkeleri gibi dini meseleler sıklıkla yer alır. Fârâbî’nin bunu yapmaktaki amacı, felsefenin toplum nezdinde meşru konuma gelmesidir.

Ebu Nasır Fârâbî et-Türki, Türklerin İslamiyet’i iyiden iyiye benimseyip İslâm medeniyetine dâhil olduğu dönemde yetişmiştir.(2) Klasik kaynaklar Fârâbî’yi “mantığı ve kadim ilimleri bilen, felsefeyi kusursuz kullanan, Müslümanların gerçek filozofu” şeklinde tanımlar. Kindî tarafından temelleri atılan İslâm Felsefesi, Fârâbî’yle birlikte özgün bir noktaya erişir ve Fârâbî’nin şahsında zirve noktayı teşkil eder. İslâm Felsefesi, İbn Rüşd’e kadar (ö. 1198) devam eden süreç içerisinde Fârâbî’nin çizmiş olduğu doğrultuda hareket eder ve onun kavram ve görüşleriyle işlenir.(3) İslam dünyasında Kindî tarafından başlatılan felsefî hareket, Fârâbî tarafından şekillendirilmiştir. “Meşşai akıma, kendi inanç ve kültürünün temelini oluşturan ulûhiyet, nübüvvet ve mead akidesinin yanı sıra, Platon ve Yeni-Platonculuk’tan aldığı bazı unsurları da katarak oldukça sağlam bir eklektik sistem kurması”(4), onu gerçek bir filozof seviyesine çıkarır.

Zengin bir kültürel hareketliliğe sahip Türkistan bölgesinin ve özellikle Bağdat macerasının, Fârâbî’nin düşünce dünyasını şekillendirmede etkili rol oynadığını söyleyebiliriz. İslâm coğrafyasının birçok bölgesine yaptığı ilmî seyahatlerden sonra, Fârâbî belki de şunu hedefliyordu: “Hikmet, Mezopotamya’da Kaldeliler çevresinde ortaya çıkmış, buradan Mısır’a aktarılmış, oradan Yunan’a geçmiştir. Yunan’da yazılı hale gelmiştir. Şimdi Fârâbî’ye şu görev düşmektedir: Bu hikmeti, öz yurduna, ocağına geri getirmek.”(5) Fârâbî, evrensel olduğuna inandığı felsefeyi ortak bir düşünce etrafında şekillendirmek için yalnızca eski fikirleri olduğu gibi aktarmaz ve bu fikirlere kendi yorumunu da katarak özgün bir felsefî sistem ortaya koymaya çalışır. Böylece o, “kendi döneminde dağınık bir şekilde bulunan kadim hikmetin hem toplayıcısı hem de yorumlayıcısı”(6) olur.

Fârâbî her şeyden önce bir filozoftur. Kendisinin de felsefenin savunucusu olduğuna inanır ve bunun bir gereği olarak hikmetin ve hikmet sevgisinin Grek filozoflarında bulunduğunu düşünür. Bunun yanında o, bir Müslüman’dır ve İslâm medeniyetinin sınırları içerisinde hayatını sürdürür. Bütün sistemini bu iki sacayağı üstüne kurar: Din ve felsefe. Bu noktada Fârâbî’nin uygarlık tarihinde seçkin bir noktaya sahip olan Grek geleneğini ve onların felsefî tavırlarını İslâm dünyasına filozofça aktardığını söyleyebiliriz.(7) Bu toplayıcı, yorumlayıcı ve aktarıcı misyonunun yanında onun diğer bir önemli özelliği, Muallim-i Evvel olarak kabul edilen Aristoteles’in (ö. MÖ 323) eserlerine yaptığı şerhlerle, unutulmaya yüz tutmuş olan bilgeliği ikinci kez tarih sahnesine çıkarmasıdır. Bu tarihî vasfı, ona Muallim-i Sâni unvanını kazandırır.

Kadim hikmeti İslâm dünyasına aktarırken, felsefeyi basit bir araç olarak görmeyip aslında felsefenin İslâm dünyasında nitelikli ve düşünce dünyasına etki eden bir konuma sahip olmasını amaçlar. Bu noktada felsefenin, Hıristiyan Orta Çağı’nda salt teolojik söyleme büründüğünü ve Kilise’nin güdümüne girmesini hatırlatmakta fayda vardır. Fârâbî’nin Antik Çağ ve Yeni Çağ arasında köprü vazifesi gördüğünü bu olguya bağlayabiliriz. Hıristiyan Orta Çağı’nın aksine Fârâbî, “felsefeyi hakikate götürecek bilgiyi üreten bir disiplin olarak görür ve bilgiye de salt bilgi olmak bakımından değer verir.”(8) Onun bu düşüncesi, felsefenin Antik Yunan’dan sonra İslâm dünyasına geçmesini ve altın çağını yaşayarak rasyonel düzleme yaslanmasını sağlar. Tanrı’nın büyük bir lütfu olduğuna inandığı akıldan hareket ederek, Platon (ö. MÖ 348) ve Aristoteles’in eserleriyle İslâm’ı nasıl birleştireceğine dair geniş bir külliyat hazırlar ve felsefe tarihinin seyrini değiştirecek felsefî bir sistem inşa eder.

Fârâbî, Tanrı’dan başlayarak insana kadar inen bir varlık hiyerarşisi tezini ileri sürer. Dolayısıyla da felsefesinde Tanrı telakkisi önemli bir yer tutar. Onun Tanrı’ya dair görüşlerinde İslâm’ın Tanrı anlayışı ve özellikle Platon, Aristo ve Yeni Platoncuların Tanrı anlayışlarını bir araya getirmeye çalışır. Bu sentezde Tanrı, kendisini düşünen bir akıldır. Bu görüşü Aristo’nun Tanrısı’na benzer ama evrenin Tanrı’dan zorunlu bir şekilde taştığı düşüncesi Fârâbî’yi Plotinos’a (ö. 270) yaklaştırır. Fakat Plotinos’un Tanrı’ya olumlu nitelikler atfetmemesi, Fârâbî’nin Tanrısı’yla uyumluluk arz etmez. Zira Fârâbî, İslâm inancına uygun olarak Tanrı’ya büyüklük, yücelik gibi olumlu sıfatlar izafe eder. Bu sıfatlar hem Aristo’da hem Plotinos’ta bulunmaz. Aralarında benzerlik bulunmakla birlikte, Fârâbî’nin Tanrı anlayışı, “İslâm ilahiyatının bir ürünü olup Yunan geleneğine aykırıdır.”(9)

Fârâbî için Tanrı, yalnızca metafizikle ilgili değil aynı zamanda siyaset, ahlâk ve bilginin mahiyeti noktasında da merkezî konumu teşkil eder. Bunun bir örneği olarak da, Fârâbî’nin en önemli eserlerinden birisi olan Medinetü’l-Fazıla’ya Tanrı’ya dair görüşleriyle başlamasını söyleyebiliriz. Fârâbî burada Tanrı’nın varlığını ispatlamak yerine O’nun vasıflarını ve neliğini ortaya koyar ve daha sonra İbn Sina, Aziz Anselmus (ö. 1109) ve Descartes (ö. 1650) tarafından geliştirilecek olan “ontolojik kanıt”a giriş yapar.(10) Bu noktada Fârâbî, gerçekliğin zirve noktasını Tanrı’yı yerleştirir ve hiyerarşik varlık anlayışını başlatır. Böylece “Tanrı’nın evrenin yaratıcısı olduğu şeklindeki dini ya da İslami öğretiyi aynen tasdik eder.”(11)

            KAYNAKÇA

  1. Doç. Dr. Lokman Çilingir, Farabi ve İbn Haldun’da Siyaset, Araştırma Yay., Ankara 2009, s. 44
  2. Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkürü Tarihi, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2017, s. 109
  3. Yaşar Aydınlı, Fârâbî, İSAM Yay., İstanbul 2018, s. 13
  4. Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Say Yay., İstanbul 2018, s. 240
  5. Henry Corbin, İslam Felsefesi Tarihi Cilt 1, İletişim Yay., İstanbul 2015, s. 285.
  6. Sönmez Kutlu, Türkler ve İslâm Tasavvuru, İSAM Yay., İstanbul 2017, s. 201.
  7. Hüseyin Topdemir, Fârâbî, Say Yay., İstanbul 2017, s. 16.
  8. Topdemir, s. 19.
  9. 10. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Fârâbî, ed. Ejder Okumuş, İnsan Yay., İstanbul, 2019, s.37.
  10. Prof. Dr. Yaşar Aydınlı, Fârâbî’de Tanrı-İnsan İlişkisi, İz Yay., İst. 2017, s. 73.
  11. Cevizci, 241.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir