TÜRK ŞİİRİNİN TARİHİ SEYRİ VE KAYDA GEÇEN İLK MISRALARI

Alptürk Kaya’ya-

 “İslam milletlerinin bilhassa Türklerin tarihi vesikaları külliyat halinde toplanmış, hatta bunların tenkidi mütûn usuliyle neşrine ciddi bir surette girişilmiş olmak şöyle dursun, evvela bunların bir fihristi dahi neşredilmiş değildir.”

-Zeki Velidi Togan / Tarihte Usul s.74 –

Şiirimizin yazıya geçirilmiş verimleri üzerine özellikle geçtiğimiz yüzyılda kayda değer pek çok çalışma yapıldı. Yazımızın asıl konusuna girmeden önce “Türk şiirinin İslamiyet öncesi ilk devresinin aşamaları nelerdir?”, “İslamiyet sonrası döneme ait ilk büyük eserler hangileridir?” sorularını ayrıntıya girmeden, birkaç cümle ile cevaplandırmanın ana konuya girmeden şiirimizin seyrini anlamak adına bir çerçeve sunmasını amaçlıyorum.  Yüzyılın başında bir sahafta Ali Emirî’nin bulduğu Divân-ı Lügati’t-Türk’te yer  alan dörtlükler ve destan parçaları ‘en eski Türkçeye’ dair bir şeyler söylüyordu. Radloff’un İç Asya bozkırlarındaki Türk halklarının dilinde yaşayan destanlarla ilgili yaptığı derlemeleri, Şehname ve Reşidüddin’in Camiü’t-Tevarih’indeki destan izleri Hunların, Göktürkler/Köktürklerin ve hatta hala çözülmeyi bekleyen bir bilmece olarak tarihçilerimizin masasında bekleyen İskitler/Sakaların şiir dünyalarına dair doneler barındıran parçalı yapılardı. Bütün bu metinleri münferid olarak ele alan Türkçe ve özellikle yabancı dillerde pek çok çalışma yapılmıştır. Türkçe çalışmalar içerisinde,  bu destanların metinlerini, özetlerini ve destanlar hakkında önemli makaleleri toplayan Saim Sakaoğlu’nun kıymetli çalışması “İslamiyet Öncesi Türk Destanları” adlı eser şiirimizin tarihi macerasına merak duyan şair/şair-okurlarını beklemektedir.

19. yüzyılın sonunda Turfan’da bulunan Uygurca metinler Türk şiir tarihinin seyrini değiştirmiştir. Öncelikle bir dilin ‘şiir dili’ olabilmesi belirli düzeyde bir kelime dünyasına, bu kelimelerin işaret ettiği anlamlara ilişkin insanların zihninde bir yere ve en önemlisi sanatların şahı şiirin günlük hayatta kapladığı alana bağlıdır. Türkçenin şiir dili olarak ortaya çıktığı günden bugüne dek şiirin vazifesi(!) milletin hislerini taşıyan bir muhafaza biçimi olmak ve geleceğe dönük güzel’in peşinde gitme noktasında bir hayat düzeninin tesisini sağlamak şeklinde belirmiştir. (Söylediklerim ‘şiire don biçmek’ veya ‘edebiyata amaç yüklemek’ ile alakalı değildir. Sadece Türkçede şiirin yerine dair bir imlemedir. Örnek isteyenin atasözlerini dahi şiire büründürüp söylemeyi tercih eden, tarih boyu devletinin başında bulunan kişilerin şiir söyleyen ve türkü yoluyla hislerini dile getiren milletine bakması kafidir.) Bizim müfredatımızda henüz kendine yeterli yeri bulamayan bu hadise esasında 8.-13. yüzyıla ait Türk şiiri açısından çeşitli biçimler ve Burkancılık’tan Maniheizm’e oradan da İslamiyet’e dek farklı inançlar barındıran bir metinler bütünüdür. Aprınçur Tigin, Çuşu, Ki-ki ve Kalım Keyşi gibi dönem şairlerinin şiirlerini görme imkanına sahip oluruz. Mısra başı uyak düzeni, Uygur dönemi Türkçe söz varlığı ve şiirin o zaman için değeri açısından paha biçilmez eserlerdir bunlar. Reşid Rahmeti Arat’ın bu konudaki çalışması olan “Eski Türk Şiiri” bu metinlerdeki şiirleri içeren mühim bir eserdir.

Az biraz edebiyat tarihine ve Türklerin İç Asya’daki serüvenine kulak kesinlenler bilir; adı geçen eserlerin tozlu sahifelerinin arasında tarih boyunca milletimizin kulağına fısıldayan büyük bir Oğuz Kağan destanının yankısı duyulur. Bu büyük destandan geriye kalanlarla ve özgün pek çok İslami motifin eklemesiyle 14. yüzyılda yazıya geçirilen Dedem Korkud’un Kitabı bizim savaşlarda moral kaynağımız ve barış günlerinden şenlik eğlencemiz, kültür kodlarımızın ve töremizin dile gelmiş halidir. Geçtiğimiz yıl kayıp ‘on üçüncü’ hikayesi bulunan bu güzide eser hakkında Türk dünyasında değerinin hakkını veren çalışmalar elimizde mevcuttur. Geç bir tarihten kalan bu destan bir halk hikayesine geçiş devresi eseri olup özellikle İslamiyet öncesi döneme ait anlam-değer dünyası ve yaşayış biçimlerine dair kıymetli bilgiler barındırır.

Sayılan eserlerden başka İran siyasetname geleneğinden faydalanarak farklı bir yorum ortaya koyan Kudatgu Bilig, en eski hikmetleri 16. yüzyıla dayansa da asırlarca dillerden düşmeyen Divan-ı Hikmet, Hoca Ahmed Yesevî’nin halifesi Hakim Süleyman Ata’ya ait hikmetleri barındıran Bakırgan Kitabı ve hayatı hakkında kısıtlı bilgilere sahip olsak da dili ve içeriği açısından bir başka değerli mirasımız Atabetü’l-Hakayık Türk şiirinin İslamiyet sonrası döneminin ilk büyük verimleri olarak ele alınabilir. Kelime dünyaları, atasözleri, ve tarihi bilgi açısından önceki döneme ait keşfedilmeyi bekleyen manalar barındıran bu eserler hakkında günümüz Türk neşriyat dünyasında yeterli okuma alanı mevcut iken yeterli okur anlamında tatmin edici bir seviyede olduğumuzu söyleyemeyiz.

Sırasıyla göz attığımız bu eserler – tarihlerinin belirlenmesi mümkün olmadığı için – mitolojik unsurlarla bezenmiş destanlar ile kronolojisi belirlenebilen ve en eskisi 8. yüzyıla tarihlendirilen şiirler olmak üzere kabaca ikiye ayrılabilir. İşte bu tasnife küçük bir çentik atarak yeni bir yan başlık olarak bahsedeceğimiz konu ise Talat Tekin’in “Hunların Dili” adlı sonradan kitap haline getirilen makalesidir. Destanlar haricinde Türk şiirinin yazılı tarihi en erken 8. yüzyıla kadar izlenebilirken Türkologların şimdiye kadarki yorumlarını toplayan ve toplamakla da kalmayıp sorgulayan ve yeni bir  okuma teklifinde bulunan bu eser Türkçede şiriin en eski konumuna dair bilgiler içeriyor. MS 329 tarihine tarihlendirilen ve ilk kez Japon Türkolog Kurakichi Shiratori (1865-1942) tarafından 1902 yılında ilim alemine tanıtılan bir beyit kitabın ana konusunu oluşturuyor. Çin tarihlerinden Çin-şu’da bulunan beyit Hunca okunarak anlamlandırılmaya çalışılır. Daha sonrasında ateşli tartışmalara sebep olan beyit hakkında ünlü Türkologlarca yeni ve farklı okuma tekliflerinde bulunulur. Müller’den Bazin’e, Clauson’dan Pulleyblank’a kadar yıllarca gündemi meşgul eden bu beyit Kuzey Çin’de devlet kuran ve Hun soylu bir kavim olan T’opalara aittir. Özellikle Çin kaynaklarındaki Hunca dil varlığına yönelen araştırmacılar yüzlerce Hunca okunabilen kelimeden hareketle bu beyitin de Hunlara ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hunların Türk soyundan oldukları ve Türkçenin arkaik bir versiyonunu konuştuklarını düşünenler diğer kelimeleri ve bu beyiti Türklerin yaşama biçimleri ve anlam-değer dünyalarına göre yorumlamışlardır. Türkoloji dünyasında tartışmalar sürerken söz konusu beyitin Toharca kaynaklı olduğunu söyleyenler, Hunların Türkçe yerine farklı bir dil konuştuğunu öne sürenler, daha da ileri gidip bu beyitin Mezopotamya dillerinden Akkadca ile okunabileceğini varsayanlar olmuştur. Hatta  sınırları zorlamak pahasına Eskimo dili ihtimalini bile değerlendirenler vardır. Fakat Talat Tekin baskın görüşe uyarak bu beyitin Hunca okunacağını belirtip bu yönde yeni bir okuma yapmıştır.

Beyit, MS 329’da T’opa lideri Şi-Lo adına söylenmiştir. Kuzey Çin’de Hun İmparatorluğunun MS 220’de yıkılışından sonra beliren T’opalar önceleri Hsien-Pi konfederasyonunun bir bölüğünü oluştururken liderleri Li-Wei, daha önce bağımlı olduğu ordu liderini öldürerek MS 248’de 200.000 okçudan oluşan göçebe boylar birliğinin başına geçti. Yarım yüzyıl sonra Çin’in yıkılışı sırasındaki

“Barbarlar Hareketi”nin içinde yer alan T’opalar MS 450-550 arasında bütün Kuzey Çin’i hakimiyetleri altına aldılar. İşte bu devletin MS 329’daki lideri Şi-Lo bir başka Hun lideri Liu Yao tarafından başkenti kuşatıldığında hemen onun ile savaşa girmek ister. Komutanları, Liu-Yao ile savaşmanın bir talihsizlik olacağını öne sürerek fikrine karşı çıkarlar. Bunun üzerine savaşın akıbetini sormak üzere danışmanı ve kehanetçisi F’o-tu-teng’e danışır. MS 310’da Hindistan’dan Hun diyarına gelen Budist rahip F’o-tu-teng hükümdarın sevdiği ve saygı gösterdiği bir isimdir. Elindeki çanı bir kez sallayan rahip çıkan sese göre aşağıdaki beyiti söyler:

sü:ka tıkkang bugukgı tuktang

“Savaşa çıkın, Buguk’u tutun!”

Talat Tekin’e göre üstteki şekilde okunabilecek beyitin bir alternatif okunuşu da şöyledir:

sü:g(i)ti tılıkang, bugukgı tuktang

“Orduyu düzenleyip çıkın, Buguk’u tutun!”

Tekin’e göre beyitteki Buguk ifadesi rakibi küçümsemek adına kullanılmış olup ‘küçük geyik’ manasına gelebileceği gibi bir tür unvan da olabilir. Bir başka ilginç yorum ise kelimenin Eski Anadolu Türkçesinde ve Osmanlı Türkçesinde 15. yüzyılda ‘kumandan’ anlamında kullanılan ‘buğ’ kelimesi ile etimolojik bağıdır. ‘Buğ’ kelimesi günümüzde dahi ‘başbuğ’ kelimesinde birleşik olrak varlığını sürdürmektedir. Tekin yukarıda ki ‘–uk’ ekinin Türkçede yer alan ‘bug’ sözcüğüne eklenen küçültme eki olup beyitte ‘Bug-uk’ şeklinde türetilmiş olma ihtimalini de göz önünde bulundurmuştur.

Kehanetin siyasi boyutuna da bakıldığında Şi-Lo’nun raikibi için ‘bug(lider)’ yerine ‘buguk(lidercik’ şekllinde bir adlandırma yapması da akla yakındır. Kendisi gibi bir Hun lideri olan rakibine ‘lidercik’‘küçük geyik’ gibi nitelemeleri layık görmüş olması mümkündür.

Çin kaynaklarında “Barbar dili” konuştuğu belirtilen T’opaların gerek bulundukları coğrafya gerek tarihi serüvenleri ve tarih kaynaklarındaki söz varlıklarının gösterdiği anlam-değer dünyası Tekin’in tezini destekler niteliktedir. Gabain ve Bazin de –okuyuş farkları bir yana- temel noktalarda kendisi ile benzer fikirler şleri sürmüşlerdir. Bizi alakadar eden kısım eldeki malzemenin Türk şiir tarihi ve Türkçe açısından önemidir. İç Asya’daki Türk soylu olduğu öne sürülen devletler ile aramızdaki  tarihi süreklilik ve coğrafi farklılıklar bir yana, asıl önemli nokta, Türkçenin ‘şiir dili’ olarak dünya üzerinde bu kadar geniş bir alanda ve zaman diliminde varlık gösterebilmesi ve kaç asır önce dile gelen bir beyitin Türkoloji marifetiyle günümüze söyledikleridir. Şiirin millet hayatındaki yerini gözetmesi bakımından Türk şiiri yeri gelmiş savaşın başlangıcını göstermiş yeri gelmiş kültürel kodları muhafaza ederek ‘destan’ halinde binlerce mısra teşkil etmiştir. Sevincimizi ve üzüntümüzü ‘türküler’ yoluyla saklarken bebeklerin kulağına ‘ninni’ ve ‘mani’ olarak girmiştir. Atalar sözünü ‘uyaklı-ölçülü atasözü’ şeklinde söylemeyi tercih etmiş, bilimsel meseleler dahi yeri geldiğine ‘manzum’ olarak düzenlenerek kitap haline getirilmiştir. Zamanın hız kazandığını söylemenin bile anlamsızlaştığı günümüzde zamanı yavaşlatmak adına değil, bu hız yarışı içerisinde muhafaza edilmeye değer insani yönümüzü im-lemek ve geleceğe rota çizmeye yaran tarihimizi yanımızda götürmek adına şiirin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmek zorundayız. Türkçenin gücünü gösterebilmesi için Türk şiiri seviyesini korumalıdır ve edebiyat/şiir bütün unurlarıyla hayata dahildir. “sü:ka tıkkang” vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir