TÜRKİYE’DE SANAT (!)

         Klasik sanat öğretisi bize sınırlı sayıda kalıplar sunar. Yedi sanat vardır, sanat güzelin peşinden gider, bir eseri temaşa ederken Aristovari arınmamız beklenir ve tabii ki şiir sanatların şahıdır… Bu kalıplar üzerinde evrensel bir mutabakat olduğunu iddia etmiyorum, sadece akla ilk gelenleri sayıverdim. Zira asıl konumuz farklı. Klasik öğretide değil de günümüz dünyasında sanatın yansımalarına değinmek istesek karşımıza nasıl bir tablo çıkardı acaba? İnceleme sahamız güzel ülkemiz Türkiye’dir, olaylar şimdiki zamanda geçmektedir, kahramanların bir kısmı hayal ürünü, bir kısmı da hayal ürünü olmalarını dileyeceğimiz denli gerçektir.           
          Sanatımızı duyu organlarımız aracılığıyla tarif etmeye kalktığımızda ilginç sonuçlara ulaşırız. Mesela Türkiye’de sanatın rengi turkuazdır, aksini iddia etmek yersizdir. Ne de olsa renk bizim ve Türk kırmızısının formülünü de yıllar önce kaybettik. Daha pek çok şeyi kaybettik ve olan görme duyumuza oldu. Bolca işaret tabelasıyla bize gösterilene öyle bir daldık ki, kimin gösterdiğini umursamaz olduk. Herkesin gözü beyaz perdede, filmi kimin çevirdiğine dikkat eden yok artık. Sinema ve dizi sektöründe kendilerini artist olarak takdim edenler sözleri, yaşayışları ve temsil ettikleri değerlerle yirmi dört saat devam eden trajikomik bir oyunu seyrediyormuşuz hissi veriyorlar. Göz, birbirinden kopya edilmiş ve programlı bir sürekliliğe sahip zevksizlikle yoruluyor. Arada bizi kendimize çağıran eserler nedense hep sessiz oynatılıyor beyaz perdede. Sahneler ve salonlar bayağılık yarışı için örgütleniyorlar aralarında. Paramızla bol bol çirkinlik satın alıyoruz. Öte yandan Türkiye’de sanatın sesi de gayet gür çıkar. Sesini en çok video oynatıcılardan, ikinci olarak da televizyondan duyarız(internet televizyonu geçeli birkaç sene oldu ve ülkemizin değerli sanatçıları da bu duruma hemen uyum sağladı). Müziğimizin en yeni parçalarına hepimiz aşinayızdır, arabalar ve kafeler bu konuda oldukça ısrar ederler. Sosyal medyanın katkılarını da unutmayalım. Türkiye’de sanat çimento kokar. Çimento kokusu o kadar baskındır ki diğer kokuların esamesi okunmaz. Diğerlerinden farklı olarak mimari, görüntüsü ve ona eşlik eden gürültüsü yanında kokusuyla da var olur. Bu çok yönlü etkisinden ötürü içlerinde en baskını odur. Bu alanda bizi temsil etmelerine bir şekilde ikna edildiğimiz dizilerimizden bile iyi olduğunu iddia edebiliriz. O yüzden boşuna demiyorum, Türkiye’de en büyük sanatkarlar, halk arasında ‘müteahhit’ olarak bilinen, sanat kaygusu yüksek insanların emrine amade olarak çalışan mimarlardır diye. Sanatın başkenti Ankara’da – ülkenin de sanatın da başkenti Ankara’dır, bütün eşraf bunu kabul ederler- şöyle bir gezinmek bu sözü doğrulamak için yeterlidir. Elbette eser çokluğu bakımından İstanbul öndedir, çünkü orası çok ama çok kalabalıktır. Demografik sebeplerden ötürü şehrin sanat ihtiyacını karşılamak bir hayli zordur. Dersaadet’in hem kocaman bir şantiye hem de dünyadaki bütün yeniliğin aktığı devasa bir sahne görünümü almasının altında başka bir sebep aramayın. Eser çokluğunu dile getirmişken, en çok kullanılan sanat malzemesinin beton olduğunu da belirtelim. Onu görüntü (fotoğraf ve sinema ve hemen hemen her şey bu gruba girer), ses ve kumaşın( moda sağ olsun) izlediğini söylememiz mümkün. Kelime, ilk üçte kendine yer bulamaz. Biraz düşünürsek onun alt sıralardaki bu yerinin doğruluğunu görürüz. ‘Sözün düşüşü’, ‘aforizma çağı’, ‘görüntünün saltanatı’ gibi ifadeler ve şiirdeki bazı yönlerden verimli, bazı yönlerden savruk görünen manzara kelimenin ahvalini doğrular.
          Sanatın tadına gelince, o kâğıt halindeki pamuk tadındadır. Eskiden dut ağacı, mitsumata ağacı ve keten gibi çeşitli tatları da varmış. Ama artık dünyanın neresine gidilirse gidilsin yeşile bulanmış kâğıt pamuğun tadı diğer bütün tatları bastırmıştır. Edalı bir poz için turistlerden birkaç dolar isteyen egzotik(!) ülkelerin yerli halklarından tut, herkesin değeri noktasında hemfikir olduğu milyonluk tablolara servet saçanlara kadar herkes bu tadı gayet iyi bilir. Peki, sanatı dokunma duyumuzla algılamak istesek neler yapabiliriz? Her gün belki yüzlerce esere telefonlarımız aracılığıyla dokunuyoruz zaten. O nadide eserlerin yanına gitmeye gerek kalmadan onları görüyor, yakınlaştırıyor ve beğeniyoruz. Genelde bağı fotoğrafın imkânlarıyla kuruyoruz. Dünyada sanat niteliği taşıdığı noktasında uzlaşılan ne kadar yapı, konser, metin varsa onları bize ulaştırmak için çırpınan yüzlerce ince ruhlu seyyah arkadaşımız var. Bu kıymetli arkadaşlar aynı zamanda profesyonel fotoğrafçı olup bu yönlerini bir de foto-modellikle ikame ediyorlar. Artık bir yerde rastlaştığımızda kullanılan ‘görüşmeyeli aylar oldu’, ‘yüzünü gören cennetlik’, ‘nerelerdesin sen?’ gibi günlük konuşma kalıplarını acilen tedavülden kaldırmamız gerekir. Sürekli haberdar oluruz birbirimizden. Fotoğraf sayesinde hem bizi kendilerinden haberdar ederler hem de eğer bir arınma yolculuğunda iseler -ki bu yolculuklar artık çok sık yapılır oldu- o an bize göstermeyi tercih ettikleri eserleri çekip vitrine koyarlar. Bakmayı seçeceğimiz eserler olmayabilir bunlar. Yine de yanı başımızda böylesine coşkulu bir kültür nehri akıyorken kayıtsız kalmak düşünülebilir mi? Hele ki bu çağda(!). Ayrıca bizatihi o nehrin akışına katılma olanağı sunulmuşken kendimizi tutamayız. Bizim vitrinimizde de farklı kataloglar hazırlanır günbegün. Bu tutum hayatımızın en asli eylemi haline geleli çok olmasa da sanki yüzyıllardır böyle yaşıyoruz. Kültürel evrim biyolojik evrime taş çıkarttı desek yeri. Bu tür tartışmaların sihirli kelimesi ‘kültür’ü de kullandığımıza göre ülkemizden sanat yansımalarını tamamlamaya yaklaşıyoruz.
          Bir mimari eser, bir konser veya bir edebiyat metnini deneyimlerken artık kendimizden önce bizden haber bekleyen yüzlerce arkadaşımızı düşünür olduk. Tarihte kendini sanata adama anlamında bu denli bir fedakârlığın görüldüğünü sanmıyorum. Kendisi sanatkâr olmasa bile, diyemeyeceğim, çünkü günümüzde sanatla profesyonel(!) düzeyde ilgilenmeyen toplam üç dört kişi kalmıştır herhalde. Onlar da Amazonlar ‘da, Papua Yeni Gine’de veya kutuplara yakın yerlerde kaba saba, rafine zevklerle(!) inceltilmemiş hayatlarını sürdürüp gidiyorlardır. Ne kadar da bedbaht bir hayat! Sonuç olarak neredeyse bütün insanlık bu bezdirici bolluktan nasibini alıyor.         
          Türkiye’de sanat; dünyadaki gelişmelerden ortalama üç nokta iki saniyede haberdar olan ve gelişmeyi değerli yorumlarıyla anında zenginleştiren büyük bir kitle aracılığıyla varlığını sürdürmektedir. Çoğunluğu gençlerden oluşan bu aktif sanat-çı güruhun, devrin imkânlarını kullanarak yeni atılımlar ve radikal değişikliklerle farklı akımlara yol açtığını görmekteyiz. Günümüzde müzik namına dinlenilen şeylerden sanat gayesiyle piyasaya(evet, artık sanat piyasamız var) sürülen bol seyircili dizilere, şehrimizin dikey mimarisinden, giyer giymez modası geçiveren kıyafetlerimize kadar önümüzde gayet somut bir şekilde duran bu çılgınlığı ancak böyle anlamlandırabiliriz. Sürekli yeni, dinamik ve farklı akımların(!) yol aldığı kocaman bir nehirde seyrediyoruz her şeyi. Belki burada sermaye eliyle kurtarılmış bir adacık olarak inşa edilen seçkinler(!) dünyasına bir parantez açabiliriz. Orada bir çılgınlık yok, o adacıkta herkes sahilinden memnun. Daha geniş açılı bir perspektiften baktığımızda bu adacıkta onaylanan(!) eserlerin himaye edildiğini görürüz. Sanatını önemseyen yalnızca sanatçıdır diyesim geliyor.           
          Yazarken, adına sanat denilen şeylerin birer tüketim nesnesi olarak hazırlandığına dair itirazı düşündüm. Aslında onların sanat yapıcıları tarafından da bu bilinçle ortaya konulduğu söylenebilir. Günlük hayatı bayağı fantastik şekilde kurgulayan dizilerimizden, seri üretim edebi eserlerden, aynı ritimlerle kulaklarımızı işgal eden gürültülerden sanat eseri diye bahsettim. Çünkü onlar bize böyle lanse edildi. Yani uzaydan ülkemize gelen hayali bir gözlemci merakla ‘Türkiye’de sanat adına neler yapılıyor?’ diye bir soru yöneltse ve cevabını bulmak için çeşitli kaynaklara yönelse göreceği manzara aşağı yukarı budur. İnsanları çevirip sorabilir, kitabevlerini ve galerileri gezebilir, şehirdeki obur iştahlı turist kafilelerine katılabilir veya dünyadan haberi varsa medyaya ve sosyal medyaya başvurabilir. Evet, bize belirli aralıklarla belirli figürler sunulur ve biz onları afiyetle tüketiriz. Sinema-dizi artistleri, şarkıcılar, yazarlar ve şairler hazırlanır bizim zevkimiz için. Medyada röportajlarını, haberlerini ve yaptıkları işlerden aldıkları devasa ödülleri gördükçe ısınırız onlara. Midelerimiz ve duyu organlarımız bayram eder.
          Bunlar hep içi boş eleştiriler aslında, bir bakışta herkesin gördüğü ve kanıksadığı tasvirler. Ancak içinde bir teklif de barındırıyorsa kıymet kazanabilir. Teklifim, bütün kalabalığa ve kabalığa rağmen koynunda güzeli saklayan ve vitrinlerle işi olmayan sanat erbabının kıymetinin bilinmesidir. (Elbette her sanatkâr güzelliğin kendince yorumunun bilinmesini ister. Kastettiğim büyük sanatkârın tüketilecek bir ürün hazırlamakla işinin olmadığıdır). Onların sahici emeğinden söz ederek sahnedekilerin sahteliğini vurgulayabilirim pekâlâ. Sahnedekiler fabrika ürünü eserler ürettiklerini biliyorlar, böyle eserler ürettikleri için biliniyorlar zaten. Toplumun beğenileri gittikçe aşağı çekiliyor. Üzerimize boca edilen gürültü-görüntü-metin yığınını görmemiz gerek. İşte bunların arasında kıymeti takdir edecek bir ruh terbiyesine sahip olmak meşakkatli bir iş. Bu yola gönül veren insanların eserlerini takip etmemiz ve TÜKETİM seline kapılmamız gerekir. Manzara umutsuzluğa bir hayli müsait. İyi de, bu her devirde böyle değil miydi? Günümüzün farkı, sadece bombardımanın şiddetini artırmasıdır. Güzel denen şey sisler içinde, şu anki sis de son derece kesif maalesef. Güzel insanlar için yapabileceğimiz en iyi şey, onlar şarkısını söylerken seslerine engel olmamak ve elimizden geldiğince imkân sağlamaktır. Bizi mest eden güzelliğin üzerindeki perdeyi bu şekilde aralamaya çalışırken bir de bize günde üç öğün sunulan lapayı yemekten imtina edersek beğeninin vasatını yükseltebiliriz. O zaman da yine gönül işçilerini belirli bir kesim takip eder fakat ‘yüksek sanat zevki’ varlığını rahatlıkla sürdürür. O zaman da toplumun kendine has bir anlayışı olur ve kalabalıklar belirli bir sanat paydasında uzlaşırlar. Zaten sanat eseri de değerini içkin değildir, ona o payeyi insanlar verir. Fakat en azından yemeğimizi kendimiz yaparız. Bütün dünyaya piyasanın sunduğundan farklı bir menü sunabiliriz. Teklifim, kitleye yedirilen BESİNİN kalitesinin belirli bir düzeye çıkarılmasını da içeriyor. Sahnedekilerin hangi amaçla sahneye çıkarıldığını, vitrinde durmanın kimlerin iznine bağlı olduğunu görmeliyiz. Teklifim önce dikkatlice bakmaktır, gördükten sonra çoğunluğuna hitap eden eserleri farklı bir gözle değerlendirebiliriz. Tabii ki herkes belirli bir sanat zevkine sahip olamaz. Dediğim gibi, ‘zevk-i selim’ sahibi olmak her şeyden önce bir terbiye işidir. Ruhun terbiye edilmesi sonucu ortaya çıkar. Yine de ‘herkesin’ tüketimine sunulan düşüklüğü görmemezlikten gelemeyiz. Şu an güzel ülkemizde böyle bir durum var. Seyrettiğimiz filmin göndermelerine ve alt metine dikkat kesmeden efektlerin sarhoş edici aurasına kendimizi bırakmamız isteniyor. İşin garibi, olanları kimsenin garipsememesi, çoğu kimsenin.            
          Yazıda şiir bir iki cümleyle geçti. Bilinçli olarak kısa kestim onu. Ülkemde şiirin hayat içindeki payı git gide azaldı, azalmaya devam ediyor. Şiir için daha yoğun bir kirletme çabası sergileniyor. Herkese kelimeleri alt alta dizdiriyorlar. Ünlü olduğuna kanaat getiren herkese şiir yazdırıyorlar mesela. O yüzden, Türkiye’de sanat namına söylediğim her şey bilhassa şiir hakkında geçerli olmakla birlikte, şiirin durumu daha karmaşık diyebilirim. Zaten şiir diğerlerine göre daha karmaşık olandır, malzemesi kelime olduğu için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir