UĞURSUZ TARLA

Bilirim, almak istemezsin. Uğursuz tarla diye adı çıkmış bir kere. Amma durum bildiğin gibi değil iki gözüm, merak etme anlatacağım hepsini. Lakin önce şunu iyi belle, söyleyeceklerimin hepsi katıksız doğrudur hem vallahi hem billahi. Gel kulak ver de şu ihtiyar amcana, almayacaksan alma gene.

Köyün en gözde tarlasıydı burası bir zamanlar. Pazaryolu’ndaki tarla dendi mi akan sular dururdu köyde, kahvede, sokakta. Bereketliydi, hem de nasıl. Vur çapayı, bire on al. Tarlanın şu kuru taşının bile kıymeti vardı. “Bunlar Pazaryolu’ndaki tarladan.” demeye gör pazarda, ürünü kapışırdı ahali. Toprağından, suyundan mıdır, babamın dedemin toprağa olan hürmetinden midir, kadir Mevla’mın bahtımızı açmasından mıdır, bilmem.

Dedem köyün önde gelen enişberlerindendi. Atadan, dededen epey dönüm toprak kalmış. Amma içlerinde en sevdiği burasıydı. Hem büyük -nereden baksan on dönüm var- hem bereketli hem de köyün en güzel yerinde, suyun dibinde. Burada öğretti bize toprağın karasını gönlümüze çalmayı. Eli toprağa değmeyenin gönlü katı olur der; martta fidan dikmeye, nisanda çift sürmeye getirirdi. Ağamla bir zaman, “Başka tarla yok mu dede, ezberledik artık buranın yolunu.” dediğimizde kızıp köpürmüştü bize. “Ah bir bilseniz kıymetini, ah…” demişti derinden.

Canı gürdü, durmazdı. Ahir deminde doktor çıkma dedikçe kaçar kaçar buraya gelirdi. Bir gün geldiğimizde baktık ki emri hak vaki olmuş, rahmet olsun. Ölen öldüğüyle kalır, boşluk dediğin dolar iki gözüm. O sevdalığına, toprağına kavuşunca babam geçti yerine. O da çok sevdi burayı, dedemin yadigârının hakkını verdi.

O demlerde buralarda kalamadım. Sevmediğimden değil elbet, amma niyetim başkaydı. Seksenli yıllardı, ülke epey karışıktı. Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nu kazanmıştım. Babam diretti göndermem diye. “Ben ülkeye anarşist yetiştiremem.” deyişi kulaklarımdadır hâlâ. Karşı çıkınca hık mık etti amma ne de olsa baba gönlü, dayanamadı verdi izni. Yarı dönemdeydik, bir gün aradılar baban öldü diye. Kalkıp geldim. Vasiyet etmiş rahmetli, “Söyleyin o deli taya, öyle enginlere salmasın kendini. Koşturacaksa Pazaryolu’ndaki tarlada koştursun.” diye. Senin anlayacağın iki gözüm, geliş o geliş, bu tarladan çıkamadık bir daha.

Ağamla beraber uzun yıllar ektik burayı, iyi de ürün hasat ettik, Allah bereket versin. Gelelim burayı uğursuz kılan o meşum hadiseye. Bak, şurada, tarlanın doğu tarafında bir kurutma kanalı var, Devlet Su İşleri’ne ait. Vakti zamanında dedem pek çok kavak dikmiş oraya. Babam işlerin başına geçince yeni bir ev yaptırmaya niyetlendi, evin inşaatında kullanılması için kestirdi hepsini. Fakat kavak bu, kökünü kurutmazsan tekrar büyür. Elbet büyüdü de. Büyüdü de ne işler açtı başımıza.

O kadar dedim ağama, yahu gel gidelim de keselim şunları diye. Ha bugün ha yarın derken uzadı kavaklar. Bir zaman sonra ekmemize, biçmemize zarar verir oldu. Bari iki-üç tanesini keselim de rahat bulalım dedik. Kestik kesmesine de kesmemizle yaygaranın kopması da bir oldu.

Tarla komşumuz Cabbar Ağa vardı, olmaz olsun öyle komşu. Komşu değil, avının sürçmesini bekleyen sinsi bir çakal sanki. Burada tarlalar atadan, dededen kalma. Çoğunun tapusu yoktur. Mirasta husumet olunca tapu aranır amma yoksa herkes bilir toprağını, ekmeye devam eder. Vilayette tanıdığı avukatlar vardı, onların aklıyla çok dümenler çevirdi. Ahali de fakir zaten; mahkemeyle, onunla bununla uğraşacak gücü yok. Çattığı adam bayrağı çeker, teslim olurdu. Kimin toprağına çökeceğini iyi bilir, fırsat kollar, adamı kündeye getirip bazen kelepire bazen de bilabedel alırdı topraklarını. Böyle böyle çok toprağını gasp etti köylünün.

Bize dokunmayan yılan bin yaşasın diye ses çıkarmazdım lakin o yılanın bir gün bizi de sokacağını sezerdim. Ne de olsa köyün en değerli tarlası bizdeydi. Dedeme, babama dişi geçmezdi. Ne de olsa eski tüfek onlar. Onlar ölünce meydanı boş buldu tabii, diş bilemeye başladı. Karşılaşmamız muhakkaktı artık. O gün hangi gün acep diye düşünürdüm, meğerse kavakların kesildiği günmüş. Kestiğimiz gün öğrenmiş, haber göndermiş ağama niye kestiniz kavaklarımı diye. Yahu kavaklar bizimdi, yer devletin. Zaten kavaklar da kendi kendine bitmiş. Hudayinabit kavağı benlenmek nedir?

Bu olay husumeti ateşledi. Biz yine ses etmedik lakin bir zaman sonra postacı çıktı geldi “Size tebligat var abi.” diye. Açtım baktım tarlayla ilgili. Aksilik bu ya, bizim de tapu yoktu, oradan avlamış. Ağamla n’aparız, n’ederiz derken muhtar geldi aklımıza. Vardık baba dostunun yanına, anlattık. Zaten muhtarın da bir kuyruk acısı vardı ondan. Sağ olsun, esirgemedi, taşın altına koydu elini. Borç harç demedik, vilayetin en namdar avukatını tuttuk. Tapuydu, kadastroydu derken uzun sürdü amma nihayetinde bitti hamdolsun. Olmayan tapuyu da almış olduk sayesinde. Eee, ne derler, her şerde bir hayır vardır.

Biz tapuyu alınca şeytan sobası gibi tütmeye başladı gâvur, anladı çetin ceviz olduğumuzu. Artık tapuyu da aldığımızdan eli kolu bağlanır dedik lakin adam ahtapot gibi, bir kolunu bağlasan diğeriyle çeviriyor dümeni. Yahu vilayeti geçtim, Ankara’ya şikâyete gitmiş. Nerelere vardıysa artık, kimine ağaç kesiyorlar demiş, kimine kavaklarımı kestiler diye şikâyet etmiş, kimine daha başka yalanlar uydurmuş. Adam ayaklı yalan makinesi. Artık her hafta memur ağırlar olduk, devlet köyümüzü yeni keşfetmiş gibi, sağ olsun memurunu eksik etmedi başımızdan. Sade bunlarla kalsa iyi, çok çektirdi be iki gözüm, çok. Amma bir şey elde edemedi hamdolsun. Doğrunun yaveri Allah’tır diye boşuna dememişler.

Birkaç defa da eve gelmiş tartışmaya, kapıdan içeri sokmadı ağam, öyle mülevves adamın evimde işi olmaz diye. Köy kahvesinde de karşı karşıya gelmişler, “Fırtına gibi esip, cücük başını ezerdim amma köyün ağaları girdi araya.” demişti ağam. Aslında o vakitler kuvvetliydim. Çoktan avkaladıydım, sumsukladıydım namussuzu amma anama dua etsin o. Rahmetli ağamla beni karşısına alıp “Bakın yavrum, yılan öyle mahluktur ki yaralı bırakırsanız intikamını alır. Ya uzak duracaksınız ya öldüreceksiniz. Yılan meşrepli bir insan o. Sakın ola uymayın ona. Siz kıyanlardan olmayın haklı olsanız dahi.” demişti. Biz kıyanlardan olmadık amma bize kıyıldı be iki gözüm.

Muhtara söyledik, kavakları kestirdi bir bir. Geliri de muhtarlığa gitti. Hamdolsun, beladan kurtulduk artık derken ağamın öldürülmesiyle yıkıldık. O sene mısır ekmiştik buraya. Bizim köyün de domuzu eksik olmaz. Mısır gördü mü de dayanamaz domuz dediğin, telef etmeden bırakmaz. Nöbet tutuyorduk, bir gece o, bir gece ben. Onun nöbet tuttuğu gece uzaklardan bir tüfek sesi geldi. Zannettik ki domuz vuruldu, meğerse ağam düşmüş toprağa. Hem de dedemin öpüp öpüp kokladığı, gözünden, gönlünden bile sakındığı bu toprağa.

Kimin vurduğu bulunamadı amma bize malumdu katil. Göz görmese de gönül sezer iki gözüm. Onun gözlerine her bakışımda ağamın kanlı ellerinin iki yakasında olduğunu görürdüm. Kabil’in dünyaya dar gelen gözleri vardı onda. Ağamın öldüğü yerde cesedini buldular birkaç ay sonra. Bir yılan tam da ağamın kurşun yediği yerden sokmuştu onu. Hâsılı, dünya ona da kalmadı.

İşte, o yıldan beri verim alamadım tarladan. Ne ektiysem bitmedi. Gübre verdim, nadasa bıraktım gene olmadı. Ahali o hadiseye bağladı bereketsizliği, uğursuz saydı burayı. Toprağa kan damlayan yer uğursuz olurmuş güya. Aslında uğursuzluktan değil iki gözüm, toprak küstü bize, o yüzden bereketini esirger oldu.

Ömrümün son bakiyesi bu demler, bir gözüm toprağı gözlüyor artık. Tek isteğim gözüm kapanmadan evvel bu toprağın yeniden ekilip biçildiğini görebilmek, ata yadigârının yüzünü güldürecek birini bulabilmek. Yad ellerden gelip konmuşsun köyümüze; safsın, gayretlisin, yüreklisin. Toprak sever böyle insanı. Gel he de kırma şu fakiri iki gözüm, kabul et hatırıma. Bak, bedava da olur ha, hiçbir şey istemem, yeter ki iyi bak toprağıma.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir