YAŞ’AMA VE SEV’İN

“Merhaba” ve “hoşça kal”lara sığan bu koca görünümlü küçük dünyanın ufak tefek, karmaşık yaşamı cezbediyordu galiba bizleri.

Küçüklüğümüzün kısa ama özlemli ve anlamlı günlerine dalıyor sözde gözlerim. Ardından hızını alamayan yıllara bir küçük seyre… Şimdi ise bastığım her kaldırım taşından sonra bir diğerine ulaşılabileceğinden emin olunamayacağını düşünüyorum. Bununla birlikte işe geç kalmış ağabey ve ablalarımı, okula yetişmek için neredeyse koşan kardeşlerimi ve sabah buluşması için hazırlanmış, yılları üzerinde taşıyan amca ve teyzelerimi izliyorum. Bu zor ve zahmetli yaşantının tatlı anlarını, özellikle de üstü tozlanmış ve birçoğu da tozlanmaya mahkûm raflara kaldırılmış olanlarını arıyorum. 

Devam ediyor izlenimlerim ve arayışlarım…

Sonra hatıralar geliyor ağır ağır zihnimden gözlerimin kapanmış kapaklarına ve birden ilkler geliyor önce hatırıma. İlk önce sevmek ve sevilmek derdi herkes, bu ilkler dosyalarındaki davalarına. Doğrusu sevilmek, sevmek kadar değerli olmamalıydı. Çünkü seviyorsun diye sevilmeyi de bekleyemezsin hayattan. “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” diyerek buna en güzel cevabı vermemiş mi Nazım Hikmet? Tabii sevmek ise başka. O ilk tanışmalar ve onlarla beraber başlayan, sonunu hatırlamadığın yüzlerce hasbihâller ile devam etmiş sürecin, özlemeye kadar uzanan bu yolunda hiç eksilmeyen ve eksilmeyecek olan duyguların en lütuflusu…

Huzuru koklama meselesi açılıyor birden. “Huzur nedir, neye göredir?” diye düşünüyorum kısaca. Sonrasında yıllar geçirmiş olanları görüyorum. Emekle, sabırla, aşkla işlemişler bir dizi zamanlarını. Şimdi ise hâlâ sevginin en derinlerinden bakıyorlar birbirlerine ve sonra geleceğe bakıyorlar geçmişlerinin yükleriyle. Önce şaşırıyorlar, sonra “biz” diyorlar “biz…”derken “neyse…” deyip susuyorlar ve sadece gözleriyle konuşuyorlar bir süre. En sonunda ise bir teselli, bir ümit yılların yıllanışına devam ediyorlar bedenleriyle. 

Ve tabii bir tarafta gayesi gayesizliklere boğulmuş olanlar var, hayatı hayattan ibaret bırakanlar. Sadece “son olsun” deyip “bir daha zor” diyerek ilerleyen ama esasında ilerleyemeyen zamanlarını, farkında olmadan devam ettiriyorlar. Şarkının başı olmak yerine sonlarını yaşıyorlar hep, ya da bir filmin sonundaki klişe sahneler gibi devam ediyor yaşantıları. Ancak “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür” olmalı diyerek ruhları bedenlerine isyan ediyor sıklıkla. En sonunda ise bitiyor yaşam ve sadece hatıralar, arkadakiler kalıyor bir avuç toprağın üstünde. Ama baki olanlar senle ve sensizlikle ilerliyor yıllar ve yıllarca. Yani yaşamak bitkisinin en güzel meyvesidir sevmek. Su ister emek ister ki en çok da sohbet, muhabbet ile nakış gibi işlenmiş yıllar ister. Sonrasında ise bir kokusuna neleri feda ettiğin ve edeceğin bir yaprağı olur ve koklarsın. İşte saadetin en iyisidir bu yaşamda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir