YAŞAYABİLMEK VE YAŞATABİLMEK

Silüetinin arkasına saklanan çıplak bakışlarını gizlemedi bu kez. Ufak kara gözlerini en uzağına sapladı, göz bebeklerinin bebek mavisi tonunda. Bulanıklaşmaya başladı. Sanki denizin benzersiz tonlarıyla bezenmişti, yosun kokuyordu. Teknenin direğindeki küçük, bir o kadar da masum martının bakışlarıyla keskinleşti gözleri. Soğumaya yüz tutmuş bir ceset yer çekimini ihlal edercesine taze şarkılar mırıldanıyor, tınılar birbirinin ardında yeşilimtırak sicimlere boyanıyordu.

Moraran teninin üzerinde parlayan smokini, sonsuzluğunu keskinleştiren gözleri zamanın içinde parçalanıyordu. Duracağı noktayı tahmin edercesine iki adım attı. Uzaklaşmaya çalışan onlarca desen, giymeye hiç kıyamadığı ekoseli gömleğinde buluşmuştu. Parçalanmış onlarca sicim, gecenin soğukluğuna uzanıyordu. Gaip, renksiz, buz tutmuş soğuğa…

Gecenin loşluğunda insanların simaları garip bir tesadüf gibiydiler. Gösterişe aldananlar topluluğu binbir yanılgının içinde yanıyordu. Renklere hapsolmuş binlerce ilmiğin sıcaklığına tutunmak istercesine ellerini sıkıca kapadı. Hâlâ ayaktaydı.

Kimse birbirinden haberdar değildi, yuvarlak daireler çiziyorlardı. Etraflarında hep aynı noktaya varacaklarını bilerekten çizilen binlerce resim, binlerce döngü… Yine hayat devam ediyordu. Arkalarında iz bırakarak ya da bıraktıklarını zannederek.

Söğüt ağacından yapılan somyaya ilişti gözü. Pürüzsüz dokusu, kendinden işlemeli leylak motifleriyle bezenmiş kolçakları… Tarifsizliğin tatlı telaşlarına eşlik etmişlerdi; koşuşturan iki insana, iki cana. Puslu oda tizden gelen sesle derinleşti. Çatıdan kopan kiremit tozları gibiydi bedeni. Kırmızıya bulanmış bu eller, ah o küçük eller! Varlığına şahit ne bir ses ne de bir hareket vardı. Tek varoluş, elinde tuttuğu sarımsı kâğıt parçasında devam ediyordu.

Kim bilir kaç kere geçmişti, bedenini kaç kere sürüklemişti yokuş aşağıya inen dar geçitlerden. Ruhunu boğan bir adamın sözcüklerini kaç kere temaşa etmişti sokak aralarında, simit satan çocuğun haykırışlarında hissetmişti yaşamın cız eden soğukluğunu. Gözlerine kaç kere vuku bulmuştu dünyadaki var olma sebebi. Bilmiyordu.

Çatallaşmış sözcükler peş peşeydi, tıpkı geçip giden simalar gibi kişiliklerini yitirmişlerdi. Tedirginliği aynanın yassı yüzeyinde aniden belirirken siması bulanık sularda seyahat etmeye devam ediyordu. Ayna bulanık görüntüler oluşturuyor, saniyeler anın hissiyle bir çalıp bir duruyordu. Tek değişmeyen görüntülerdi.

Makineyi eline almadan önce tozlu vücudunu temizledi, aşina olduğu bir düğmeye ilişti gözü ve bastı. Yüzünde oluşan tebessüme anlam veremedi ilk önce. Durdu.

Saniyelere sığdırılmış binlerce hikâye geçiyordu gözlerinden. Bir adam geçiyordu yaşlıca. Elinde olmayan bir bastonla hafifçe kamburlaşmış, ihtiyar bir adam geçiyordu yeni doğmuş bir sokaktan. Hiç büyümeyecek olan bir çocuk renkli balonlarla oynarmışçasına mutlu, bir biletçinin önünden geçiyordu, geriye gri bir tebessüm bırakarak. Vakit akşamüstüydü. Kapının ötesinde yankılanan biletçinin sesiyle hiç var olmayacak insanlar için bilet aldı. Hiç doğmayacak çocuğu için bir şekerleme… Esen rüzgârla dehşetengiz bir şekilde çarparken kapı, eşinin eski kunduraları dışarıda kalmıştı. Kim bilir ne zamandan yadigârdı, hangi çağın izini sürmüştü? Trenin aşina olduğu yollarda izini kaybettirmiş siren sesleri hangi ülkeye doğru yol alıyordu, hangi bedenlere zuhur etmeğe gidiyordu?

Denizin berrak kokusuyla kendine geldi. Elinde tuttuğu kâğıt parçasıyla âdeta bütünleşmişti bedeni. Baktı bir kere, daha sonra bir daha. Elinde solmuş bir hayat vardı, kapının önünde unutulmuş, kunduralarda son bulmuş bir hayat. Çığlıkları kâğıt parçasına tutuşturulmuş bir hayat. 

Saniyelere sığdırılmış bir anlık led sesi, geçmişe sığmış bunlarca çığlık, akılda kalan sorular tozlu bir kutu arasında duruyordu. Tek bir aralık geçmişteki karanlığı çekip getirebilirdi. Aralarındaki en büyük ama en de korku verici tuşa bastı. Işık yoktu, insan yoktu, aktarılacak sözcük yoktu. Her şey bir anda suspus olmuştu.

Kendisini kontrol altına alan makine tekrardan yine kendisine hükmediyordu. Kontrol yoktu, bilinç yoktu. Geride kalan sadece birkaç dişli çark ve yanıp sönen bir ‘’çıt’’ sesi… Etraf kararmaya başlarken kekeme çocuk masum sözcüklerle karenin içinde dans etmeye başladı. Masum çocuk dans ederken ekmek kırıntıları oradaydı, çocuğun avucundaydı. Siyah beyaz balonlar dağılmıştı gökyüzüne. Resim dans ediyor ama ekmek kırıntıları hiç değişmiyordu, hep oradaydı hep bir tutamdı. Ne fazla ne de eksik. Adam binlerce yanılgının içinde tek bir doğruyu arıyor gibiydi. Binlercesi arasında tek birini…

Buğulanan camda çocuk yoktu, kim bilir kaç defa yamalanmış pantolon yoktu, cep yoktu. Zelzeleye çarptırılmış ‘‘insanlık’’ tarihe geçiyordu.

Küf kokan ekmek, delik cepten aşağıya doğru dökülürken masum çocuk durdu. Ekrandaki çerçevede iki timsal buluştu. Bir yandan küf kokusu bir yandan resim çizen çocuk.

Boş çerçeveler içinde bir yabancı, el sallıyor. Her bir hareketinde silüetler arasındaki tenler biraz daha uzaklaşıyordu. Kameranın yanıp sönen ışığı kaç farklı aileyi bu daracık eksene sığdırmıştı. Bilmiyordu.

Olabildiğince yavaş ve sessiz hareketlerle somyanın yanındaki komedine çöktü. Yaşayabilmek ve yaşatabilmek dedi, kamerayı kapatmadan önce.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir