YAZDIM AMA NEYLE?

Yazarlık belki de en zor mesleklerden biri(yazarlık bir meslek midir? Bence evet, bir meslektir). Bir kelimeye başka bir kelime eklemek, sonra başka, sonra başka… Bu zorlu yolda bize destek olan en önemli aracımız bedenimizin de en önemli uzvudur. Ellerimiz olmadan yazmaya çalışmak belki de dünyanın en zor eylemlerinden…

Bugün teknik araçların gelişimi ile birlikte insanlık klavye adını verdiğimiz aygıt sayesinde çok daha hızlı ve kolay yazabilmektedir. Belki de iyi veya kötü bu kadar çok kitabın ortaya çıkmasında teknik araçların verdiği kolaylık etkili olmaktadır. Zira bundan evvel daktilo ile yazanların yaptıkları yanlışın pek çok soruna ve zorluğa yol açtığına şahidiz. Yayınevlerinin “şu sayfada şu sözün devamı şöyledir, şurada şu eksiklik vardır” notları artık çok geride kaldı. Fakat sormadan edemiyorum: Bu kolaylığın içerisinde yazmak ele mi düştü? “Herkes” kitap çıkarmaya başladığına göre ele düştü maalesef. Bu yüzden klavyenin ve matbaanın kolaycılığı, kitap ruhunu olumsuz yönde etkilemektedir. Kolay olan şeyin ömrü az mı olur? Gerçekten az olur, buna inanıyorum. Bu yüzden kalemin yazma yolculuğunda yaşattığı zorluğun insanda daha kalıcı tesirler bıraktığını düşünmekteyim. Ancak klavye başında saatlerce aynı metin üzerinde kafa yoran, bir kelime için gecesini gündüz eden günümüz “iyi yazarları”nın da hakkını teslim etmek elbette boynumuzun borcudur.

Sorumuza dönecek olursak eğer, şu cevabı veririm: Hangi araç ile en iyi şekilde yazabildiğini düşünüyorsa odur. Sevgili editörümüz, kalemle yazma konusunda kendisini rahat hissettiği için kaleme sarılmış durumda. Ben ise son iki yıldır sadece klavye ile yazmaktayım. Bu süre zarfında kendimi daha rahat hissettiğimi söyleyebilirim. Ama kâğıdı da özlemiyor değilim.

Yazarın kullandığı aracın/aygıtın güvenirliği de konuşulması gereken önemli bir husustur. Zira Mehmet Akif Ersoy’un İstanbul’da yaşadığı evin tamamen yanmasıyla, 1910 öncesine ait hiçbir yazı çalışmasını kurtaramamıştır. Bir başka örnek ise dijitalden… Bir sohbetinde Rasim Özdenören, “Uyumsuzlar” kitabını bitirip bilgisayarını kapattığından ve ertesi gün bilgisayarını açıp yayınevine maili göndereceği sırada kitabın tek taslağının silindiğinden bahsetmiştir. Teknik anlamda her türlü yardımı almasına rağmen kitabın tek nüshasını kurtaramamıştır. Bunun üzerine hatırladığı kadarıyla yazmak zorunda kalmıştır. Bilgisayar ile yazanların dosyalarını mutlaka güvenlikli bir depolama alanına kaydetmeleri, ikinci bir nüshayı mutlaka barındırmaları gerekmektedir. Kalemi kendine yoldaş edinen yazarların ise aldığı notların fotoğrafını çekmelerinin iyi bir yöntem olacağı kanaatindeyim. Kısacası bu devrin yazarının bir şekilde teknik ile akraba olması gerekmektedir. Matbaanın olmazsa olmazı teknik gelişmeleri takip etmek, yazarın boynunun borcudur.

Yazmaya dair son dönemde kolaylık sağlayan bir başka aracı da atlamadan geçmeyelim. O da konuşmaların otomatik olarak kaydedilmesi yoludur. Çok kısa bir sürede ağzınızdan çıkan cümlelerin yazıya aktarılması gibi kolaylıklar yazmanın hızını artırmasının yanında edebi değeri konusunda nasıl bir yol alıyor acaba? Yazarın konuşmalarıyla yazması arasında önemli farklar bulunduğunu düşünmekteyim. İçinden geçenleri çok iyi anlatamayan bir yazar kalemine sarıldığında, ortaya çıkan devasa bir şehir görüyorum. Bu yüzden söylediklerimizi birebir geçiren konuşma-yazma teknolojilerinin kalemi eline alıp yazanlara göre daha zayıf bir yazma becerisi olduğu kanaatini taşıyorum.

Yazma serüveninde en iyi şekilde yazabileceğiniz yardımcıyı kullanın fakat unutmayın ki okumakla desteklenmeyen, düzenli ve sürekli yapılmayan bir yazı talimi köhnemişlik çukuruna batacaktır.

Tiyatro okunmak için mi yoksa izlenmek için mi yazılmıştır?

Tiyatronun geçmişi üzerine lise yıllarında aldığımız birkaç bilginin dışında üzerine çok düşmüyoruz. Oysa tiyatro seyirlik çalışmaları bağlamında modern toplumların yaşamlarının önemli bir kısmında yer almaktadır. Kurulan pek çok kumpanya, resmi tiyatro okulları bunun açık bir göstergesidir.

Bugün sinema, televizyon ve son dönemde internet ile birlikte tiyatronun da seyrinde değişiklikler olduğunu düşünüyorum. Virüs ile birlikte tiyatroların da ekranlara taşınmak zorunda kalması da değişimi açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Soruyu en doğru anda sormak için tiyatronun dönüşümüne tanıklık etmek gerekmektedir.

Tiyatronun okunmak için mi, izlenmesi için mi yazılmış olduğu sorusuna net bir cevap veremeyiz. Bu konuda Martin Esslin’in görüşünü uygun bulmaktayım: (…) Tiyatro eserlerinin öteki edebiyat türleri gibi okunmadığı veya okunamayacağı iddiasını çok garip ve yersiz bulduğumu özellikle belirtmeliyim. İyi bir tiyatro eserini okumanın tadı hiçbir türde yoktur. Tiyatro eserinin sahnelenmesi edebiyat dışı, ikinci bir işlemdir. (…)[1]

2021 İstiklal Marşı Yılı

Bu yıl İstiklal Marşı’nın kabulünün 100. Yılı olması hasebiyle İstiklal Marşı Yılı olarak TBMM tarafından kabul edilmiştir. Bu yıl Mehmet Akif Ersoy’u anma etkinlikleri düzenlenecektir. Fakat 27 Aralık günü Mehmet Akif Ersoy’un vefat yıldönümü olmasına rağmen bugün hiçbir program düzenlenmemiştir. İşin garibi bu ya, bundan tam seksen dört sene önce de Mehmet Akif merhumun naaşı devlet tarafından itibar görmemiş ve bir grup öğrenci tarafından tabutuna TÜRK bayrağı sarılarak sessizce Edirnekapı Şehitliğine defnedilmişti. Bu acı gerçek gösteriyor ki, bu ülkede hakkıyla yaşamış ve dillerden düşmeyen mısraları gönle nakşetmiş değerli insanlarımız itibar görmüyor. Bir şahsiyeti bir yıl özel olarak anmak güzeldir ama yıllarca unutup da bir sene öylece çıkıvermek abestir. Bakın görün 12 Mart 2021 günü Mehmet Akif Ersoy nasıl anılacak. Maalesef bazı şeylerin hakkını veremiyoruz.

Mehmet Akif’i anlamak adına pek çok eser kaleme alınmıştır. Benim aklıma ilk gelen eserler Sezai Karakoç’un Mehmed Akif eseri ile Beşir Ayvazoğlu 1924: Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi’dir. Dillerimizden düşmeyen marşımızın izlerini sürmek istiyorsak zihnimize derin bir Mehmet Akif portresi çizmemiz gerekmektedir.

En Kötü Kitap İsimleri

Bir eser kaleme alıyorsunuz ve adeta çocuğunuz gibi gördüğünüz bu esere isim verme vakti gelip çatıyor. Ortada birkaç seçenek var ama gel gör ki işin sonunda baskıya verdiğiniz isim gerçekten çok kötü. Böyle kitaplar var. İçerikten bağımlı veya bağımsız değerlendirdiğimizde ortada gülmekten kendimizi alamayacağımız kitap isimleri var. Öncelikle bu konuda “içinde kitap” gibi isimler gerçekten çok kötü. Cinas yapılmaya mı çalışılıyor yoksa başka bir şey mi insan anlamıyor.

Kitap ismi biraz merak uyandırmalı, kurguya çekmeli. Örneğin Saatleri Ayarlama Enstitüsü harika bir isim değil mi? İnsan böyle bir enstitünün varlığına inanacak neredeyse.

Kötü isimlere dönelim… Ahmet Batman’ın kitapları mesela. Soğuk Kahve, Sabah Uykum, garip isimler. Sonunda daha çok para kazanmak için yapılan çalışmalar bunlar. Bir de ünlülerin yazdığı kitaplar var. Mesela şu isim nasıl? “Aşk ve Baştan Çıkarma Üzerine” (bence son cümle “sanatı” olsaydı daha iğrenç olurdu ama şükür o kadar kötü olmamış).

Bundan sonrasına devam etmek istemiyorum. Zira birilerinin egosuyla yazılmış, aşırma, kaldırma nice eser ve eser ismi varken reklamın da iyisi kötüsü olmayacağını düşünerek susmanın daha iyi olacağı düşüncesini taşıyorum.

2020 yılının bu son yayınında herkese selam ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz.


[1] Şen, C. Edebî Bir Tür Olarak Tiyatroda Anlatıcı Meselesi. Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, cilt 2, sayı 2. Aralık 2017.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir