YAZILAMAYAN BİR ÖYKÜNÜN ÖYKÜSÜ

Tekbir getirip ellerini bağladı. “Sübhaneke Allahümme…” olmadı, bir kere daha denedi. Bu sefer de olmadı. Bir kez daha. Fatiha’ya geçti ama o da olmadı. Kafasını toparlayamıyordu. Selam verip namazını bozdu. Odanın içerisinde hışımla dolaşmaya başladı. Masanın başına gelince sandalyesini çekip oturdu. Gözlerini kapatıp düşünmeye başladı.

Son birkaç gündür bir öykü yazmaya niyet etmişti. Bir cinayeti, katliamı yazacaktı. Bilgisayarında bir word dosyası açık duruyor, fakat imleci bir türlü ilerletemiyordu. Çünkü ne zaman klavyedeki harflerden birine elini yaklaştırsa, sanki bir bıçak parmaklarından başlayarak tüm derisini canlı canlı yüzüyordu. Kollarını, omzunu, vücudunu ve en son bacaklarını, sanki çırılçıplak kalmış et yığını gibi hissediyor, canı acıyor, yüreği yanıyor; başına ağrılar, gözlerine yaşlar, boğazına çığlıklar doluyordu. Bağırmamak için kendini tutuyor, tutuyor ve dakikalar sonra yere yığılmış bir şekilde uyanıyordu. Geçirdiği baygınlığın ne kadar sürdüğünü -belki de yedi dakika- hesaplayamıyordu. Bunu düşünürken aklına, insanların nice saçma bilgilere ulaştığı acımasız deneyler geliyordu. Ne kadar baygın kaldığını dahi hesaplamak, onu cani bir katile dönüştürecek sanıyordu.

Yine bilgisayarının başına oturuyor, bir şey yazamıyordu. Bu, yazılamayacak bir öyküydü… 

(Şubat 2019)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir