YENİ EĞİTİM VE ÖĞRETİM YILIMIZ KUTLU OLSUN DOSTLAR!

Deruhte Dergi Ailesi olarak 2019-2020 yılı Eğitim ve Öğretim yılını kutluyor ve yaşam boyu eğitim prensibi ile yediden yetmişe seslendiğimiz ve her birimizin kalem oynattığı bu güzel yazının; eğitim ve öğretime dair mutlu anılar, önemli hususlar ve görünmeyen noktalara temas etmesini canu gönülden arzuluyoruz. Yeni Eğitim ve Öğretim Yılımız Kutlu Olsun Dostlar!

Şimdi sizleri eğitim ve öğretim yılına dair yazdıklarımızla başbaşa bırakıyoruz:

“Bir güz sevinci var üzerimde;

Tütün tarlalarından çıkıp

Okul bahçelerine koşan on bir yaşında bir çocuk misali.”

‌Şair değilim, yukarıdakiler de bir şiirden alıntı sayılır mı bilemem. Ama harfiyen hakikât barındırır! Âşina olduğumuz bir sevincin tadı geliyor şimdi kalbime. Ama ben ne on bir yaşındayım artık, ne de tütün kokusu geliyor burnuma. Üstelik gidecek bir okulum da yok. Artık, o yaşlarda çocukların okula gitmeleri için çalışan birisiyim. Şükür ki böyle bir işim var. Şükür ki, geçmişte tütün tarlalarından, okul bahçelerine koşmanın sevincine vardım. Bizimçün, yani Gördesli çocuklar için, okulun açılması bir kurtuluştu aynı zamanda. Ellerimizde hâlâ tütün kokusuyla, bir önceki yıldan kalma defterlerimizin yazılı son sayfasına bir bant çeker yeni eğitim öğretim yılını yamuk rakamlarla yazardık. “Yaz tatilinde ne yaptınız çocuklar?” diye soran öğretmenlerimize acıyla yutkunduğumuzu çaktırmamaya çalışırdık.

Âh, hatırlayınca boğazımda yine aynı düğüm…

*

Okula adımımı attığım ilk gün hala hatırımdadır. Babamın bir elinden ben diğer elinden ablam tutmuş yürüyorduk okul bahçesinde. O ilk günün çocuk ağlamaları içinde babama gülümseyip her şey yolunda tebessümünü bıraktığım gün artık tek başıma olduğumu, olmam gerektiğini anlamaya başlamıştım aslında. Babam bizi öğretmenlerimize emanet edecek ve bizde onun bize verdiği sonsuz güvenle, eğitim hayatımızdaki başarılarımızla onu memnun edecektik. Türkiye’de eğitim serüveni böyledir işte, aileler evlatlarını, devletine emanet eder ve kendi geleceklerini inşa etmeleri için önce öğretmenlerine sonra çocuklarına güvenirler. İnanırlar ki iyi bir gelecek iyi bir eğitimden geçer. 5-6 yaşlarımızda henüz mini mini bir çocuk iken tuttuğumuz bu yolda hepimizin gurur duyduğu başarıları, unutamadığı ilkleri olmuştur. Öğretmenlerimizi aile gibi gördüğümüz onlardan öğrendiklerimizi hayatımıza tatbik ettiğimiz deneyimler yaşamışızdır. Bugün bizlerin geçtiği yolların henüz başında olan nesillerimize; lise yılları gibi unutulmayacak ve daima özlenecek olan o güzel günlere merhaba diyenlere; üniversitede artık her şeyin tamam zannedildiği ancak yolun daha karmaşık bir hâl alacağından habersiz olan gençlerimize ve her şeyin çalışmakla,  inanmakla başarılabileceğini söylebileceğim klişe sözümle birlikte mutlu bir eğitim-öğretim yılı diliyorum.

Bizler yeter ki inanalım, inanmak başarmanın yarısıdır derdi hocalarımız. Türkiye’nin ise aydınlık yarınları gençlerinin elinde. Onların muhtaç olduğu kudrette damarlarında taşıdıkları asil kanda mevcut.

*

1998-1999 eğitim-öğretim yılı. İlk yılım. Kırmızı önlük, iki yana bağlanmış saçlar, ayıcıklı ev ayakkabıları, uyku saati ve en eğlencelisinden oyunlar…

Hayatım boyunca yiyemediğim zeytinin, faydalı olması bahanesiyle Hatice öğretmenimce bana zorla yedirildiği, eve gidince anneme her seferinde ağlayarak beslenmeme bir daha zeytin koymamasını söylediğim, evcilik oynarken hep çocuk rolüne atandığım, dönüş yolunda şarkılar söylediğim zamanlar… Öğretmenin sınıfta olmadığı bir aralıkta, kim tarafından ortaya atıldığını bile hatırlamadığım bir oyuna başlıyoruz. Oyunun adı “masadan masaya atlamaca”. Aklıselim birkaç çocuk oturmayı veya daha makul oyunlar oynamayı tercih ederken, çocukluktan sebep aklı eksik birkaçı (ben dâhil) da heyecanla en güzel atlayışı yapmayı umuyor. Herkes arka arkaya dizilmiş, sırası gelen atlıyor. Birkaç turun ardından sıra tekrar bana geliyor. En uzağa, en dengeli atlayışları yapan çocuk olduğuma inandığım, hatta bu konuda yeminler verebileceğim an kendimi masanın ayağında buluyorum. Sonrası bağırış, çağırış, kolda boydan boya bir alçı ve kapanış.

2019-2020 eğitim-öğretim yılı. Yirminci yılım. Artık bazılarımızın hayatında önlük, ayıcıklı ev ayakkabısı ve oyunlar olmasa da herkes için verimli, bol öğrenmeli ve özellikle de sağlıklı geçmesi temennisiyle…

*

Tam 17 sene… Eğitim ve öğrenim hayatımın sene bazında bilançosu… Zaman ne de çabuk geçiyor ve yıllar birbirine kanaviçe misali örerken okullu olmayı da bir kenarda bırakarak hayatın o debdebeli kollarında buluveriyoruz kendimizi. Eğitimim yani okullu yıllarım 17 sene, peki eğitimim okul ile bağlantılı mı; elbette değil! Yorulunca biter öğrenmek diye düşünüyorum, yani yorulmak ile öğrenmek birbirine düşman iki şey, ne zaman yoruldun o zaman yaşamak adlı türkü bir yerde kısılıyor ve türkü ile birlikte öğrenmek de yaralıyor kendini. Resmi rakamlara göre 17 sene, resmi rakamlar bizi gerçeğe her zaman götürmez unutmayın. 17 sene…

*

Üniversite… Büyük bir hayaldi benim için. Ortalama bir öğrencinin hayali neyse o. On ikinci sınıfın dışında çalışmamıştım. Hani derler ya “altyapım yok”, biz de yok yoktu. Matematik desen yıkık, Türkçe kelimelerimde ölmek üzere, Tarih ve Coğrafya ise ezberin kuvvetinden ibaret.

İlkokul… O yıllarımı hatırlıyorum da ilk üç yılı nece kötüydü! Sonra şehir ve haliyle okul değiştirdik ve bu değişiklik bende de bir değişim olmasını sağladı. Ortalama bir öğrenciydim, ülkede çoğunluğu karşılıyoruz. Ne zaman irade gösterip çalıştıysam başarı da benimle beraber yürümeye başladı. Matematiğim günlük hayatımda kolaylıklar sağladı, Türkçe sevdam oldu, Tarih ve Coğrafya ise bilincimin halitası. İşleyen demir ışıldar dostum, çalışırken o eşsiz mutluluğu tatman dileği ile…

*

Üniversite mezuniyet törenimde konuşma yapmak için kürsüye çıkan rektörümüz ‘’Benim için en önemli fakültelerden biri tıp, diğeri ise eğitimdir.’’ demişti. Bu görüş tamamen özneldir ve katılıp katılmamak size kalmıştır. Bu sene eğitim fakültesinden mezun olmamın verdiği öğretmen kimliği ile ben de eğitimi, eğitim fakültesini ve o fakültenin yetiştirdiği öğretmenleri önemsiyorum. Bizler, eğitimi ne kadar önemsersek ancak o zaman istediğimiz gelişmişliğe varırız. Eğitim denilince aklıma hep Nelson Mandela’nın sözü gelir: ‘’Dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silah, eğitimdir.’’ Bunun için de önce kendimizi değiştirmeliyiz. Bu değişime çok okuyarak, okuduklarımızı düşünerek ve olayları farklı bakış açılarıyla yorumlayarak başlayabiliriz. Yeni gelen nesil, bu becerilere sahip olursa güzel yarınlar yakındır.

*

“Selamlaşmalarla yayılıp giden bir uyanış bu.”

Cahit Zarifoğlu

Selamlaş çocuk. Yıllarını alacak bir uyanış bu! Dünya büyük bir hane… Duyduğun zil sesi sana açılan kapılardan geliyor. İlmin anahtarını verecekler eline, açıp okuyacaksın. İrfan yurdu vatanın, özgürlük güvencen olacak. Bir fener olmanı isteyecekler fikirlerinle, aydınlık yarınlar için. Arkadaşlığı, dostluğu, kardeşliği paylaşacaksın peygamber mesleğine sahip ayak izleri peşinde. Paylaşmanın mutluluğunu hissedeceksin yüreğinde. Duyguları tanıyacaksın, kendini tanımlayacaksın, yaşamayı tadacaksın varlığınla.   Kalem en büyük gücün olacak, yaşatmak için. Harflerle dans etmeyi, bir dünyayı resmetmeyi öğreneceksin. Sevgiyi toplamayı, acıyı bölüp paylaşmayı, eksilmeden çoğalmayı gözlemleyeceksin.  Dünyanın bütün çiçeklerine bir çağrı işiteceksin, sen de gelmelisin.

Selamlaş çocuk. Uyan. Tanış. Kaynaş. Gül, gülümset… 

*

Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı… Sevgili dostum, giriş çok mu tuhaf geldi? Açıkçası ilk gördüğüm zaman ben de, “Nasıl yani?” deyip duraksamıştım. Bu giriş ismini John Taylor Gatto’nun yazdığı bir kitaptan alıyor. Kitabı elime alıp biraz inceleyince –tabiri caizse- bir aydınlanma geldi ve “Hakikaten öyle!” dediğim yerler oldu.

Hakikaten öyle! Eğitim, bir kitle imha silahı olarak kullanılabilir. Zihinleri temiz bir şekilde okullara gönderdiğimiz çocuklarımızın o pak zihinleri nelerle dolduruluyor bunu takip etmiyorsak; çocuklarımız bizim fikirlerimizle, bizim isteklerimiz doğrultusunda değil, başkalarının yönlendirmesi doğrultusunda yetişir, fikir sahibi olur ve onlar gibi yaşarlar (Bu son tanım çok tanıdık gelmiş olabilir).

Peki, tam tersi de mümkün mü? Yani imha yerine ihya olarak da kullanabilir miyiz? Pek tabii mümkündür. Eğitim planlama ve politikamızı insanlık için, vatanımız için ve hatta tüm dünya için yararlı hale gelecek şekilde düzenlersek, çocuklarımızı imha değil, ihya etmiş oluruz.

“Mey biter saki kalır,

Her renk solar haki kalır.

İlim insanın cehlini alsa da,

Hamurunda varsa eşeklik, baki kalır.”

Benim bu yazdıklarımdan sonra aklına Fuzuli’nin bu dörtlüğü geldiyse yazdıklarımı yanlış okudun demektir. Tekrar oku. Fuzuli meselesini de sonraki yazımızda konuşuruz.

Selam ve dua ile kalınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir