YENİ YENİ MASALSI ŞEYLER

Prens Magnus, atının yularına asıldı. Hayvan bir anda durdu. Magnus, ince bilekleriyle ata hakim olmakta güçlük çekiyordu. At, bir sağa bir sola birkaç kez huysuzlanarak döndükten sonra nihayet sakinleşebildi. Magnus, yirmi adım kadar gerisinden gelmekte olan ihtiyar bakıcısı Conroy’a dönüp baktı. Bu bilge adam, kendisini yetiştirip bugüne getirdiği gibi daha evvel kral babası ve dedesini de yetiştiren kişiydi. Magnus, bu ihtiyara sonsuz saygı duyuyor, her an ona dua ediyordu. Tüm bilgeliğini, karakterini bu adamdan almış denilse yalan olmazdı. Magnus, henüz çocuk denilebilecek yaştaydı fakat zekâsı ve bilgeliği sayesinde gerek babası, gerek diğer hanedan üyeleri tarafından çok seviliyor ve geleceği parlak görülüyordu. Belki de ileride taht için kavga etme ihtimalleri olan ağabeyleri bile şimdiden veliaht olarak onu görmekteydiler.

Magnus, Şahin Tepesi olarak bilinen bu yüksek tepeye, orada bulunan gizemli şatoyu keşfetmek için gidiyordu. Bu, kendisinin ne kadar cesur olduğunu da kanıtlayacak bir davranıştı. Her ne kadar annesi buna karşı çıksa da, Kral, oğlunun ne kadar cesur olduğunu kanıtlayacağını düşündüğü için sevgili oğlundan gelen bu teklifi gayet cezbedici bulmuş ve yanına ülkedeki tüm yolları ezbere bilen, en ıssız ormanlardan kaybolmadan geçebilen Conroy’u alarak gidebileceğini söylemişti. Magnus, ilk başta bunu kabul etmemişti. Çünkü şatoya giden yolda karşılarına ne çıkabileceğini bilmiyordu. Etrafına ateşler saçan bir ejderhanın varlığından söz ediliyordu örneğin. Böyle bir karşılaşmada Conroy’un yorgun kalbi, iyice incelmiş olan derisini yırtarak yerinden fırlayabilirdi. Ya da bu uzun seyahate vücudu direnç gösteremeyebilirdi. Veyahut efsaneleşmiş haydut Darcy, geleceğin kralına saldırı düzenleyecek olursa, genç ve cesur Magnus’u ancak bu ihtiyar ile tehdit edebilirdi. Çünkü ülkedeki en ufak bok böceğine varıncaya kadar herkes, onun Conroy’a olan bağlılığını biliyordu. Conroy’un belki de bu âna kadar yaşıyor olmasının sebebi, genç veliaht prensin ona olan sevgisiydi. Kral, dünyanın her yerindeki hekimleri bu yaşlı adamın ölümünü erteleyebilsinler diye sarayında ağırlamaktaydı. Ne zaman ki Conroy ölür, oğlu Magnus da o zaman dünyaya küserdi.

Nihayet gizemli şato görünmüştü. Magnus, buraya kadar başlarına bir şey gelmeden ulaşacaklarını biliyordu. İşte şimdi geriye yolculuğun en zor olan kısmı kalmıştı. İnsan yiyen dev piton yılanları, etrafa ateşler saçan ejderhalar, küçücük bir ısırığıyla kocaman bir devi yere seren örümcekler… Hepsi bu şatonun etrafında toplanmıştı. Sanki bu yaratıklar, şatoyu korumakla görevlendirilmişlerdi. Şu âna kadar bu şatoya ulaşabilen bir insan evladı çıkmamıştı. Kurtulabilenler, karşılarına çıkan ilk engelden korkup, kaçarak vatanlarına geri dönmüşlerdi. Öncesinde, savaşlarda kahramanca düşmanı yere seren birer askerken, bu olaydan sonra altı bağlanmadan duramayan birer bebeğe dönüşmüşlerdi. Ne tek bir kelime söz edebiliyorlar, ne de akıllarını kullanabiliyorlardı. Hâl böyleyken, kimse o şatoya giden yolda neyin olduğuna karar veremiyordu. Geriye dönen her eski yiğit/şimdi meczuptan sonra yeni bir efsane şehre yayılıyordu. Yedi bacaklı bir kısrak, boynuzlarıyla etrafa zehir fırlatan bir sığır, yüzgeçleri üzerinde yürüyen bir balık gibi yeni yeni masalsı şeyler de bu yolculuklardan sonra ortaya çıkıyordu.

Magnus, tüm bu anlatılanları reddediyor, tüm bunların gerçek olamayacağını, ancak yaşlı kadınların torunlarına anlatabileceği birer masal olabileceğini düşünüyordu. Bilgiye ve zekâya inandığı için bu yolculuğa bir an önce çıkma gereği duydu. Çünkü henüz çocuk sayılabilecek yaşta olduğu için kendini savunabilecek kadar güçlü değildi. O, karşısına çıkacak zorlukları zekâsıyla aşabileceğini düşünüyordu. Her yeni güne uyandığında, bilim aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Fakat son zamanlarda aklına bu şato takılmıştı. Artık önceden olduğu gibi bir günde bitirdiği kalın kitapları eline dahi almak istemiyor, şatoyla ilgili bilgiler edinmek istiyordu. Bunları da ancak sarhoşların sabahladığı pis meyhanelerden ya da adım attığı anda hayranlarının kendisini sevgiden öldürebileceği sokaklardan öğrenebilirdi. Saraya, yaşlı ve halk arasında bu şatoyla alâkalı masallar anlatmakla meşhur yaşlı bir kadını çağırtıp bildiği her şeyi anlattırdı. Ne yazık ki istediğini alması mümkün olmadı. Şatoyu görmeden merakının dinmeyeceğini bildiği için bu yolculuğa çıkma kararı aldı…

Magnus ve Conroy, ulu bir ıhlamur ağacının altına varınca atlarından indiler. Ağacın gölgesine oturup karınlarını doyurdular. Ihlamurlardan toplayıp kaynattılar, içtiler. Yanlarından akan dereden kendileri de faydalandılar, atlarını da suladılar. Magnus, yeterince dinlendiklerini düşündüğünde Conroy’a artık gitmeleri gerektiğini söyledi. Sonra yerinden kalktı, atını hazırladı. Atına binmeden evvel dönüp ıhlamur ağacına ve dereye doğru baktı, nimetlerinden faydalandırdıkları için onlara teşekkür etti. O teşekkür etti etmesine de, Magnus’un bu sözleriyle karşılarında duran orman birden aralandı, iki atın rahatlıkla yan yana yürüyebileceği kadar bir yol açıldı. Ormanın tepesine çökmüş olan kara bulutlar dağıldı. Etrafta kuş cıvıltıları duyulmaya başladı. Ormandan üzerlerine doğru yedi bacaklı bir kısrağın koşarak geldiğini fark ettiler. Kısrak, Magnus’un dibine kadar sokulmuş, uysalca başını eğdikten sonra dile gelmiş, soydaşlarının buraya kadar çok yorulduğunu, artık yola kendisiyle devam etmesi gerektiğini söylemişti. Magnus, şaşkınlık içerisinde atına baktı. Atı gerçekten de çok yorulmuştu, hayvancağızın gözleri kendisine yalvararak bakıyordu. Magnus yedi bacaklı kısrağın dediğini kabul etti, kısrağın sırtına atladı. Conroy, Magnus’a kendisinin oraya gidemeyeceğini, oraya ancak yedi bacaklı kısrağın sırtındaki kişinin gidebileceğini, kısrağa ikinci kişinin binemeyeceğini söyledi. Magnus, çaresiz, merakını dindirmek için Conroy’dan ayrıldı.

Magnus, şatoya doğru dört nala değil, tam yedi nala koşuyordu. Kısrak koştu, koştu. Fakat bir süre sonra karanlık çöktüğünde Magnus’un karnı acıktı. Küçük bir su birikintisinin yanında durdular. O esnada ormanın içinden boynuzları parıldayan bir sığır çıkageldi. Magnus’a sütünden içebileceğini söyledi. Su birikintisinin içindense bir balık başını Magnus’a uzattı. Balık da Magnus’un kendisini yiyebileceğini söylüyordu. Magnus şaşkın, her ikisini de kabul etti. Balığın derisini soydu, kılçıklarını temizledi ama onu çiğ yemeyi beceremedi. Tam etraftan ateş yakacak bir şeyler arayacaktı ki bir ejderha karanlığın içinden uçarak geliverdi. Balığı bir güzel pişirdi, Magnus’un yiyebileceği hâle getirdi. Karnı doyduğunda Magnus’a bir ağırlık çöktü. Gözleri yarı kapalı dururken yanında sürünen dev piton yılanını görünce yerinden fırladı. Dev yılan, Magnus’a kendisinden korkmaması gerektiğini söyledi. Yılanın dediğine göre, Magnus onu döşek yapıp uyuyabilirdi. Magnus bunu da kabul etti. Tam uykuya dalacaktı ki karnının üzerinde kocaman bir örümceğin dolaştığını fark etti. Örümcek, Magnus’a ormanda gecelerin soğuk olduğunu, onu ağlarıyla sardığında üşümeyeceğini söyledi. Magnus örümceğe de güvenip uykuya daldı. Öyle bir uyudu ki; saraydaki kuş tüyü yataklar bu kadar rahat değildi. İçi öyle ısındı ki; sarayında ne kadar çok ateş yaktırsa da bu kadarı olmazdı. Uyudu, uyudu, uyudu…

***

Dedesi, motosikletin sepetinde uyuyan torununa baktı. Gülümsedi, sonra torununu hafifçe sarsıp uyandırdı. Torunu heyecanla yerinden fırlayıp dedesine sordu:

“Şatoya ulaştık mı bilge adam?”

Dedesi önce güldü:

“Ah oğlum, şatoyu matoyu falan nereden öğreniyorsunuz? Ah şu televizyon ah!” dedi. Ardından, eliyle ilerideki yangın gözetleme kulesini işaret ederek, “Geldik bak! Hep merak ediyordun ya, al işte kule!” dedi. “Ama bak burası dağın tepesi, montunu giy, yoksa üşürsün.” dedikten sonra torununu yanağından öptü. Çocuk, az evvel üzerinde örtülü duran, örümcek adam desenli montunu giyip motosikletten atladı. Kuleye doğru koştu, merakını gidermek için…

(Kasım 2018)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir